2010’lar…

Bloomberg’in Opinion sütunundaki yazısında, Pankaj Mishra, dünyanın dört bir yanındaki kalkışmaları kıyaslamak için uygun olanın 60’ların gençlik hareketleri olduğunu ileri sürüyor ve bu defakinin ölçeğinin daha büyük olduğunu öne sürüyor.

Önce şu sorunun cevabını vermeye çalışalım, (a) Beyrut’tan Hong Kong’a, Santiago’dan Bağdat’a, Paris’e, Delhi’ye sokaklarda yaşananlar, (b) Erdoğan’dan Trump’a, Orban’a otoriter liderler ve (c) Suriye’de, Libya’da yaşanan savaşlar aynı zarın farklı yüzleri mi, yoksa her birini ayrı birer kategoride ele almak zorunda mıyız?

Mishra son derece iktisadi bir dille kaleme almış yazısını, dolayısıyla özetlemem kabil değil. Ama merceğini sokak hareketlerine odakladığını belirtmek gerekiyor. Ve sokak hareketlerinin ortak karakterini tespit ederken de, Hong Kong’daki hareketlerin mesela, 89 Tiananmen Meydanından farkını öne çıkarıyor. Tiananmen Meydanını dolduranlar, Mishra’ya göre, devletlerine saygılı gençlerdi. Şimdikiler öyle değil, daha çok 68 Paris hareketlerini andırıyor.

Yani?

Bu bir anarşizm dalgası.

Yani?

Proudhon’u anmak gerekiyor: “Devletler tarafından yönetilmek, böyle işler için ne hakka, ne bilgeliğe ve ne de namusa sahip olmayan yaratıklar tarafından gözetlenmek, teftiş edilmek, takip edilmek, yönlendirilmek, güdülmek, sayılmak, kaydedilmek, endoktrine edilmek, vaazlara muhatap edilmek, kontrol edilmek, tahmin edilmek, değer biçilmek, kınanmak, emredilmek demektir.” O halde, kahrolsun devletler ve bürokrasileri. Derhal demokrasi. Sonuna kadar demokrasi. Saf/katıksız demokrasi.

Sokaklar böyle. Herhangi bir ideolojiye ve/veya kutupların herhangi birine diğerinden daha yakın değil, daha çok sempati duymuyor. Peki, otoriter liderlerin peşinden gidenler? O otoriter liderlerin yönettiği devletler? Bildiğimiz herhangi bir ideolojik yükleri yok. Eski, çok eski, sandıklardan çıkarılmış, naftalin kokulu, ideoloji görünümlü gündemlerle yığınları kontrol altında tutuyorlar. Macaristan’da katıksız yabancı düşmanlığıyla, ABD’de “make USA great again” gibi bir sloganla, Hindistan’da Müslüman düşmanlığıyla, Rusya’da yeniden süper güç olma hayaliyle ve Türkiye’de neo-Osmanlıcılıkla…

Suriye’de ve Libya’da ise, ne bu tür hayalleri üretip pazarlayabilecek devlet kaldı ortada ve ne de kamuoyunun hassasiyetlerini suyun üzerine çıkarabilecek gücü, imkânları…

Sanki diyebiliriz ki, aynı dalga dünyanın bütün toplumlarını aynı anda vurdu. Kimisinde devletler yığınları konsolide edebilecek fırsatı buldular ve otoriterleştiler/keyfileştiler. Bu hal bugün Trump ve Erdoğan üzerinden konuşuluyor gerçi ama ABD’de Trump’ın kullandığı imkânları Bush, 9/11’i bahane ederek ve önleyici savaş doktriniyle imal etmişti. Erdoğan’ın tepe tepe kullandığı keyfiliğin temelleri de 90’ların ikinci yarısında, bilhassa 28 Şubatçılar tarafından atılmıştı. Devletlerin bu imkânlara sahip olamadıkları yerlerde ise toplumun enerjisi, saf haliyle açığa çıktı. Öndersiz, ideolojisiz. Bahse konu olan dalgaya tamamen devletsiz olarak yakalanan Irak, Suriye ve Libya’da ise oyuna dışarıdan gelenler müdahil oldular.

Böyle bakarsak, sözünü ettiğim dalganın iki özelliği ön plana çıkıyor. Biri 68’deki gibi bir nevi nesil çatışması —defalarca sözünü ettim. Bir diğeri de şehirliler ile kasabalılar arasındaki gerilim —yine defalarca sözünü ettim. Gençler ve şehirliler, evet, Proudhon’dan ilhamla söyleyecek olursak, gözetlenmek, teftiş edilmek, takip edilmek, yönlendirilmek, güdülmek, sayılmak, kaydedilmek, endoktrine edilmek, vaaz dinlemek, kontrol edilmek, tahmin edilmek, değer biçilmek, kınanmak, emredilmek istemiyorlar.

Peki, yaşlılar ve kasabalılar ne istiyorlar? Gençlerin ve şehirlilerin istemedikleri şeylerin kendilerine yapılmasını istiyorlar mı? Bir kısmı evet, istiyor olabilir. Alışkanlıkları icabı ve düzen adına… Ama çoğunluğu, ötekilerin de aynı işkenceye maruz kalması şartıyla, bütün bunlara katlanıyorlar. Anahtar meselenin bu olduğunu düşünüyorum. “Denetlenmekten elbette hoşlanmıyorum, denetlenmek de istemem ama onları da denetleyecekseniz, tamam, razıyım.” Gençler ve şehirliler ile hiç değilse bir hususta eşitlenmek adına onay veriliyor Erdoğan’a, Trump’a… Bambaşka sebeplerle tahkim edilmiş olan devlet aygıtı, şimdi, yaşlı ve kasabalıların eline geçti. Devletleri bu kadar güçlendirmek ve merkezileştirmek hataydı. O güçlendirilmiş ve merkezileştirilmiş devletler, şimdi, topluma çarpan dalgayı üzerlerinden sektirip toplumun sadece bir kesimine yöneltmeyi becerebilen kliklerin enstrümanı oldu.  

Yani?

Evrensel bir yetmezlik hali var. Son otuz yılda muazzam bir biçimde ivmelenen sosyal değişime paralel bir gelişme sergileyemedi siyaset. Dün kullandığım terimlerle söyleyecek olursam, siyasi elitler —ki sadece politikacıları kastetmiyorum, her türden kanaat önderini de katarak söylüyorum— kendi içlerinden evlenerek, zayıf düştüler. Ayaklananlar, esasen, o siyasi elitlerin arasında olmayan, olamayacak olan, olamayacağını fark eden yığınlar. Devlet aşırı tahkim edilmiş olduğundan ayaklanılamayan yerlerde ise —ABD ve Türkiye’de mesela— devleti ele geçirebilmiş olan siyasi elitler kendilerine yönelen faturayı, az önce dediğim gibi, toplumun bir kesimine yönlendirebildiler.

***

Mesele bence —defaatle iddia ettiğim gibi— ekonomik değil. Bu coğrafyada yaşayan toplumlar, yüz yılı aşkın süredir yenildikleri ve yeniliyor oldukları halde, neticede dünyanın kalanından çok da yoksul değiller. İmkânsız değiller ve hayalleri var. Dolayısıyla buradan yeni bir şey çıkabilirdi. Orijinal bir şey. Gürcistan’dan, Ermenistan’dan Makedonya’ya, Polonya’dan Irak’a, Suriye’ye kadar olan coğrafya, taze bir sosyal/siyasal örgütlenme tarzının fideliği olabilirdi. Hem bu coğrafyada yaşayan toplumlar hem de dünya şartları müsaitti. Bozucu faktörler Rusya, İran ve Mısır’dı. Türkiye yapıcı bir faktör olmayı başarabilirdi. Aksini tercih etti, bozucu faktörlere eklendi.

Olan oldu. Bundan sonra ne olur?

Yukarıda dedim, gençler ve şehirliler ne istemediklerini biliyorlar. Proudhon’un itiraz ettiği şeyler bir anarşizm dalgasıyla toplumların gündeminden ebediyen çıkarılamaz herhalde ama demokrasilerin daha anarşik bir hale, anarşistlerin daha hoşuna gidecek bir biçime evrileceğini öngörebiliriz. Böyle bakınca, bitiriyor olduğumuz 2010’ları, 1960’ların olgunlaşmış bir tekrarı gibi görmekte bir beis yok —dolayısıyla Mishra’ya katılıyorum.

1960’ları biz, kendilerine sosyalist diyen, kendilerini sosyalist bir ordunun bir neferi olarak gören gençlerin heyecanları olarak yaşadık. Ancak 68’in merkez üssünde, Paris’te, ayaklananları kışkırtan aşina ideolojiler değildi. Nitekim —diğer bütün yerleşik siyasi kurumlar gibi— Komünist Parti ile aralarına mesafe koymuşlardı. Komünist Parti de onları hiç sahiplenmemişti. Bugün dünyanın dört bir tarafında kah akaryakıt zammını, kâh metro ücretlerinin artırılmasını, kâh sosyal medya vergilendirilmesini bahane ederek başlayan ama kısa süre içinde lidersiz, gündemsiz, odaksız bir biçimde yayılıveren hareketlerin de bildik kavramlarla anlaşılması ve açıklanması imkânsız.

İçinde yaşarken pek idrak edebilmiş gibi görünmesek de, 2010’lar insanlık tarihinde keskin bir virajın alındığı dönem olarak tarihe geçti diye düşünüyorum. İleride üzerine çok kafa yorulacak bir dönem. Kendi hesabıma şimdilik sadece şunu diyebilirim ki, hem dünyanın hemen her yerinin ve hem de toplumların hemen her kesiminin enerji kazanmış olması, seyirci olmaya isyan edip sahneye çıkmaya talip olması, gençliğimde anarşizme kaymış olan gönlümü hoş ediyor.

Sizin de gönlünüz hoş olsun.