Başımıza Gelecek Var

İçinden geçeni söyleyiveren, heyheyli, hesapsız, dobra, mahallemizin delikanlısı olarak markalanmasına rağmen Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin görüp gördüğü en ürkek, en korkak, en hesapçı, en tedbirli aktörü belki de. Herhangi bir ciddi iş vuku bulduğunda, derhal sütre gerisine çekiliyor. Muharebe sahası hakkında çok teferruatlı malumat gelmeden, arazinin tamamen dezenfekte edildiğinden emin olmadan da başını asla çıkarmıyor. Uzun değerlendirmeler sırasında, zannımca, muhalefetin ne yapıp ettiğine de bakıyor. Hiçbir şey yapmadığını görünce… Biliyorsunuz işte, esmeler, gürlemeler…

Yani, esasında beyimiz tankın üzerine çıkacak da, tank sahadan çekilip emniyetli bir yere kilitlenmeden sahaya çıkamıyor. Bu yeni bir hal değil, hep böyleydi. Dolayısıyla 27 Şubat günkü profil, beklenmedik bir şey değil.

Beni şaşırtan, ürküten, bir vakittir derin endişelere gark eden husus başka. Libya macerasına kalkışıldığından bu yana değişen bir şeyler var. Belki daha önce başlamıştı değişim de ben Libya ile birlikte hissettim, onu da bilemiyorum. Önceden biliyordum ki, sınır dışında yapılan her iş, her meydan okuma, esasında içeride trenin rayından çıkmasını önemsizleştirme, yığınları yeniden konsolide etme kaygısı taşıyordu. Dolayısıyla da bir küçük sevkiyatın, bir cılız cümlenin bile mübalağalı bir biçimde gözlere, kulaklara sokulması gerekiyordu.

Libya işi pek öyle kotarılmadı. Adeta utangaç bir tarzda, küçültülerek, önemsizleştirilerek yapıldı/yapılıyor. Ve sonra asker cenazeleri gelmeye başladı —hem Libya’dan ve hem de Suriye’den. Onlara da bir mahcubiyet edası eşlik etti/ediyor. Daha önceki cenazeler ile mukayese ederseniz, eda farkı konusundaki kanaatime zannımca katılacaksınız.

Eh, şartlar farklı. Daha önce Kürtlerle dövüşülüyordu ve kamuoyunda geniş bir destek vardı, denebilir. Bir yerden sonra kamuoyu artık reaksiyon göstermeye başladı, Erdoğan da farkında, denebilir. Farkların farkındayım ama bana Erdoğan’ın tutumundaki değişimi açıklamak için kâfi görünmüyorlar. Libya’dan gelen cenazeler bahane edilerek bir tantana kopartılırdı mesela. Çatlak ses çıkaran birkaç kişinin defteri göstere göstere dürülürdü.

“Toplum artık bu tür gösterileri taşıyabilecek durumda değil” diyenler, bence, hayal görüyorlar. Toplumun aksının kaydığına bir itirazım yok ama yıllardır diyegeldiğim gibi, toplumun aksı zaten zannedildiği yerde değildi, kayıktı. Erdoğan onu, yukarıda sözünü ettiğim türden gösteriler marifetiyle kendi istediği yere çekiyordu. Şimdi teşebbüs etmiyor. Hani dilimi tutmasam, “tenezzül etmiyor” diyeceğim.

Bu da beni fena halde endişelendiriyor. Endişemin kaynağını açıklamak zor ama deneyeyim. Erdoğan’ın toplumsal bir desteğe ihtiyacı vardı, her politikacı gibi. Türkiye’deki diğer politikacılardan farklı olarak, o desteği inşa etmesi gerektiğini biliyordu —diğerlerinin, ne bileyim, sanki yatalak dedeleri vefat edecek de vasiyeti açıldığında kasasında sakladığı desteğin kendilerine miras kaldığını öğrenecekler gibi bir halleri var. İhtiyaç duyduğu desteği inşa edebilmek için de ringde görünmesi, elleri kolları bağlanmış rakiplerini dövmesi filan gerekiyordu, öylesini biliyordu.

Şimdi?

Sanki toplumsal destek ihtiyacı yokmuş gibi davranıyor. Asla kaçırmayacağı fırsatları ıskalıyor, görmezden geliyor. Toplumsal desteğe ihtiyacı olmayan bir politikacı, benim kavrayışıma göre, toplumsal desteğe ihtiyaç duyan bir Hitler’den daha tehlikeli. Elimizin, kolumuzun ermeyeceği, gücümüzün yetmeyeceği bir yerlerden bir garanti almış olabilir mesela. Ne bileyim!