Muhteva ve Form

Göbeklitepe’den siz ne anladınız, öğrendiniz bilemem. Benim öğrendiğim ise, insanların aptalca şeylere inanmalarının tarihi, daha önce tahmin edilen tarihlerden çok eskilere dayanıyor. Büyük insan gruplarının grup halinde aynı aptalca inancın etrafında bir araya gelmeyi itiyat haline getirdiklerini biliyorduk. Sadece bu itiyadın bu kadar eskiye kadar uzandığını bilmiyorduk. Zannediyorduk ki, kabaca, insanlar yerleşik düzene geçip sömürülebilir artı değer üretmeye başladıktan sonra zuhur eden bir sınıfın marifetidir işbu itiyat.

Aptalca bir inanç etrafında bir araya gelme hali mühim. Anlaşılan o ki, insanın biyolojisi, insan beyninin biyolojisi, manasız sebep-sonuç ilişkileri kurmakta, olmayan yerde düzenlilik vehmetmekte mahir. Yine anlaşılan o ki, insanın biyolojisi, başka insanlarla bir araya gelmeye de meyyal. Ve başka insanlarla bir araya gelmek için, ortak vehimleri kullanmayı da çok eskiden keşfetmiş. “Meselenin sosyolojik boyutları yok” demiyorum, elbette var. O biyolojiye sahip organizmalar örgütlendiklerinde artı değer üretebiliyor oldukları için oluyor her şey. Saçmalığın değer üretebilmesi, filan…

Bulunduğumuz zamandan geriye doğru bakıp, “ay ama insanlar ne kadar aptalca şeylere inanmışlar” demeyi öğrettiler bize, hepimize. Ama o aptalca inançları paylaşmasalarmış, yaptıklarını yapamayacaklarmış —insan türü yeryüzünde muhtemelen tutunamayacakmış. O aptalca inançların ne kadar kıymetli olduklarını öğretmediler.

Öğrettikleri şeylerin bir başkası ise “artık hakikati keşfetmenin yolunu bulduk, aptalca inançlardan kurtulduk” hikâyesi. Hâlbuki bundan bin yıl sonra birileri bizim dönemimize bakıp, “ulan ne kadar aptalca bir şeye inanmışlar” diyecekler.

Tekrar pahasına özetleyeyim…

  1. İnsanların aptalca şeylere inanması, hiçbir ortak inancı paylaşmamasından çok daha iyidir,
  2. Bütün ortak inançlar aptalcadır, bizimkiler de…

İtiraf edersiniz ki,

  1. Yukarıdaki iki önermeyi çürütebilecek bir tek olgu yok elinizde,
  2. İki önermenin de yanlış olduğu temel kabulü üzerine kurulmuş bir entelektüel iklimde yaşıyoruz,
  3. İki önermenin doğru olduğunu kabul ettiğimizde, aktüel sosyal ve politik tercihlerimizin neredeyse tamamı geçersizleşir, içinde yaşadığımızdan bambaşka bir kavramsal zeminde buluruz kendimizi.

Yukarıda söylediklerimi söylemeye beni kışkırtan, Gazete Duvar’daki Erol Malçok imzalı bir yazı oldu. Bence yazıyı okuyun. Siz benim göremediğim şeyleri de görebilirsiniz.

Yazıya doğrudan gönderme yapmadan diyebilirim ki…

1.

İnsanlar yalnızlaşmıyorlar. Artık miadını doldurmuş, yani iş görmez, fayda üretmez hale gelmiş bir inanç sisteminin —yani bize yukarıdaki iki önermenin yanlış olduğunu dayatan Aydınlanma Aklının— çöküşü ve yerini alacak yeni bir inanç sisteminin tesisi süreçlerinde yaşanabilecek olanlar yaşanıyor. Bazıları, uyum sağlamakta güçlük çeken bazıları yalnızlaşıyor olabilir ama gerçekte hepimiz, daha önce kurmayı hayal bile etmediğimiz türden ilişkiler kurduk, içinde yaşıyoruz.

Yeni kurduğumuz ilişkiler ve onları kurma teknikleri, alışageldiğimiz, inanç sistemimiz içinde açıklayabildiğimiz “olması gereken ilişkiler ve ilişki kurma teknikleri”ne uymuyor. Uymayınca onları yokmuş zannediyoruz. Bizim inşa ettiğimiz şeyler çözülüyor, onların çözülüşünü görüyoruz. Ama bizim gözlerimizi diktiğimiz yerlerin dışında devasa ölçekli strüktürler zuhur ediyor, oralara bakmadığımız için onları görmüyoruz. Biz görmeyince de… Bildiniz işte, yokturlar.

2.

Netice itibariyle, olup biten her şeyin maddi temelleri var. İnsanın biyolojisi de o maddi temellerin en esaslılarından biri. İnsan dışı tabiat da tayin edici bir unsur, evet. Ancak —daha önce birkaç defa işaret ettiğim gibi— “insanın çevresi” derken sözünü ettiğimiz kavramda başka insanların hissesi, dramatik bir biçimde yükseldi ve yükseliyor. Bunun sayısız sebebi var. Birisi mesela, tükettiğimiz şeylerin birçoğunu artık tabii unsurları dönüştürerek üretmiyoruz, tamamen insan ürünü şeyler onlar.

Benim Malçok’un yazısına yaptığım gibi siz de bu yazıya bir yığın yorum getirebilirsiniz. Bu süreçte fotonlar, elektronlar ve saireden gayrı gerekli olan biricik unsur, başka insanlar. Eh, tabiatta foton, elektron kıtlığı yok. Aramızdan son derece sınırlı bir grubun canlı, biraz daha büyükçe bir grubun cansız tabiatı dönüştürmesiyle hepimizin ihtiyaçları karşılanıyor ve giderek daha büyük bölümümüz tümüyle sentetik bir şey olan bilgiyi dönüştürerek yaşıyoruz.

3.

Dolayısıyla, geleceğin dünyasında canlı ve/veya cansız tabiatın dönüştürülmesi sürecinde işe yarayan, yaramış olan örgütlenme biçimlerine esas olan kavramlaştırmalar işe yaramayacak. Bu demek değil ki, canlı/cansız tabiatı umursamayalım. Aksine, bizden önceki nesillerin hepsinden daha çok umursuyoruz zaten. Ama ne kadar umursuyor olsak da, canlı/cansız tabiatla etkileşimimiz zayıflıyor. Başka insanlarla, tanımadığımız, bizden çok farklı olan, bizden çok uzakta olan insanlarla etkileşimimiz ise derinleşiyor.

Çözülmesi gereken, çözülüyor olan problem, aniden olağanüstü bir biçimde yükselmiş olan bu “başkaları ile karşılıklı bağımlılık” ihtiyacının yol açtığı gerçek problemler. Gördüğüm kadarıyla gerek teknoloji ve gerekse bilim, karşı karşıya kaldığımız nevzuhur problemlerin çözümü hususunda üstlerine düşeni fazlasıyla yapıyorlar. Teknolojinin ürettiklerini zaten fütursuzca kullanıyoruz. Ancak bilimin ürettikleri, bana öyle geliyor ki, Aydınlanma Aklını bilim ve/veya bilimsellik yerine istihdam etmek yüzünden yeterince hızla topluma yayılmıyor. Dahası —ve daha fenası— hem felsefe ve hem de siyaset, karşılaştığımız şeyin farklılığını idrak etmekten çok uzak görünüyor. Belki daha da fenası, mektepler, mütemadiyen, eskiye dair olanı yeniden üretiyorlar.

***

Başa döneyim.

İnsanın insanla etkileşimi, ta on iki bin yıl önce bile tayin ediciymiş. O etkileşimi sağlayabilecek herhangi bir ortak inanç, ne kadar saçma olduğundan bağımsız olarak, işe yaramış. Değişen şartlara uygun olarak sürekli yeni ortak inançlar inşa edilmiş. Değişen şartların başında da ekonomik ölçeğin büyümesi geldiği için, giderek daha geniş toplulukları bir araya getiren ortak inançlar inşa edilmiş. Ian Morris’in Why The West Rules – For Now adlı kitabında, batı dünyasında tek tanrılı dinleri, doğu dünyasında ise Buda ve Konfüçyüs’ü çağ açan yenilikler olarak teşhis etmesini ben böyle anlamıştım, daha önce değinmiştim. Ki benzer bir anlayış birkaç on yıldır giderek yaygınlaşıyor.

Paylaşılan ortak inancın muhtevasının saçma olup olmaması değil mesele. Hiç olmamış. Çünkü işi yapan muhteva değil, form. Yani kimleri, nasıl örgütlüyor, birbiri ile ilişkilendiriyor oluşu… İnsan beyninde milyarlarca nöron var. Bir yığın alt networkten müteşekkil bir devasa network oluşturuyorlar. Ve biz, o networkün yapısından ibaretiz. Mesele şu ki, o network mütemadiyen değişiyor. Yani ne oluyor? Filanca ilişkiler zayıflarken falanca ilişkiler güçleniyor. Tedrici olarak olan şey, zamanla bir mahiyet farkına yol açıyor.

Şimdi de bazı ilişkilerin sıfırlanma noktasına geldiği ama başka bazı etkileşimlerin alışılmamış ölçüde derinleşiyor olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Ne zayıflayan, tedavülden kalkan ilişkilerin muhtevası ve ne de yeni kurulan ilişkilerin muhtevası değil belirleyici olan. Kimin, kiminle, nasıl etkileşimde bulunduğu…