Kasa Kazanır

Suriye’de patır patır insanlar ölürken, her şey, her geçen dakika, içinden daha da çıkılmaz hale gelirken çok da uygun görünmeyebilir ama… Anlatmaya çalışacağım şeyler bence tam da bu yüzden uygun. Çok uygun.

Şehrin eski çarşısında bir mandıranız varmış sayın. Dedeniz ailesini oradan geçindirmiş, babanız oradan geçindirmiş. Ama bu arada çarşıda ciddi değişimler olmuş. Şuradaki aktarın yerine kafe açılmış. Ötedeki fırın, çiçekçi olmuş. Kuyumcu taşınmış, yerine döviz bürosu açılmış. Bakırcının yerini bir kozmetik zincirinin şubesi almış.

Sadece çarşı değişmemiş elbette. Çarşıyla birlikte çarşıya gelip gidenlerin profili de değişmiş. Sizin eski müşteriler, eskiden sizden alış veriş edenler, artık ayaklarını kesmişler çarşıdan. Satışlar düşmüş. Evde sızlanmalar artmış. Ama babanız Nuh diyor, peygamber demiyor, “biz kaç nesildir mandıracıyız, mandıracılığı biliriz, onu yapacağız, burası da bizim yerimiz, kimseye yedirmeyiz” deyip duruyor.

Bir mola… Neyi biliyorsak onu yapmamız, herkesin neyi biliyorsa onu yapması iyi bir şey mi? Elcevap, iyi bir şey. Bilmem kaç nesil boyunca sahip olduğumuz, hepimizi doyurmuş olan bir dükkâna vefa duymamız iyi bir şey mi? Elcevap, iyi bir şey.

Ama…

Açız.

Sonra abiniz babaya bayrak açtı. Siz de destek verdiniz. Mahkemeden karar çıkartıp, mülkü hakkında tasarrufta bulunma yetkisini aldınız. Yani abiniz aldı. Ve… “Bu eski kafalar bizi yoksul bıraktı, ama ben…” dedi. Sonradan öğrendiniz ki gidip dükkânı satmış. Aldığı parayla da kumara oturmuş.

Bence Türkiye’nin serencamı, böyle bir şey. Dünyanın serencamı, giderek böyle bir hal alıyor. Erdoğan babasının —yani CeHaPe zihniyetinin— bizi aç, yoksul bırakmasından bir haklılık devşirip iradeyi devraldı ama ne yapacağını bilmediğinden, “bir koyup üç alma” hayaline yatırdı elde avuçta kalanı. Şimdi de Erdoğan’ın memleketi kumarda kaybetmesinden bir haklılık devşirip, CeHaPe zihniyeti, artık bizim mülkümüzde de olmayan dükkânı kiralayıp, yine mandıra işletme vaadini satıyor —yani öyle zannediyoruz, çünkü esasen onu bile vadetmiyor.

Ve memlekette, “ulan ‘illa da sadece kendi ürettiğimizi satacağız’ diye inat etmeseydik, sağdan soldan satın aldığımız ürünleri de sattığımız şöyle yakışıklı bir şarküteri açsaydık olurdu bu iş” diyen kimse olmadı. Hâlâ da yok. Hâlâ hangi tarafın haklı olduğu hakkında birbirimizi yiyip duruyoruz. Her iki taraf da haklı kardeşim, biri bizi aç bıraktı, öteki de neyimiz var, neyimiz yoksa, kumarda bitirdi.

***

Erdoğan “ah ulan içimizdeki kozmopolit unsurlar bizi emperyalistlere peşkeş çekmeseydi, ne biçim zengin olurduk ha, çarşının en gözde dükkânı bizimkiydi, en iyi yerdeki dükkândı, üstelik de en büyük olanıydı” hikâyesiyle büyümüş ama esas mühimi aç bırakılmış —yani itibar açısından aç kalmış— kesimlerin omuzlarında yükseldi. Kumarbaz ruhlu biri olduğunu zannetmiyorum. Sahiden de “babam bu işi bilmiyor, dedem biliyordu, onun zamanında açlık nedir bilinmezmiş, ben de onun gibi yaparım” zannıyla geçti dükkânın başına. Beceremedi. Çünkü o çarşıda artık mandıra işi olmazdı, şarküteri —veya başka bir iş— yapmak da Erdoğan’ın akıllarıyla olacak iş değildi.

Beceremedi. Beceremediğini hane halkı bilmesin diye, sağdan soldan aldığı borçları, “bak ne biçim kazandım” diye hane halkına dağıttı. Borçların vadesi geldiğinde… Kimseye çaktırmadan dükkânı sattı, kumar masasına oturdu.

Kazanabilir miydi?

Kumar bu. Bugün bire on, bire yüz kazanırsın. Bırak mandıranın, hatta gösterişli bir şarküterinin, bir mağaza zincirinin bir ayda kazanacağını bir günde kazanabilirsin. İhtimal var. Ama galip ihtimal, kaybedersin.

Kumar işini az çok bilenler bilir, kumarda, günün sonunda, kasa kazanır.

Kasa?

Kumarhaneyi işletenler kazanır. Kumarcılar birbirlerini üterler. Kumarhaneyi işleten hepsini üter. Sadece kumarbazlardan aldığı manolardan değil, mesela kumarhanenin üstüne açtığı otelden, yanında işlettiği restorandan da kazanır. Dolayısıyla kumarhaneyi işletenlerin tek kazancı başkalarının kaybı değil, birilerine kazandırarak da kazanırlar. Ama kumarcılar ancak diğer kumarcıların kaybettiklerini, onun da bir kısmını kazanabilirler.

Dolayısıyla kumarhaneyi işletenler şehirliler, kumarbazlar ise kasabalılar.

Kasabalılar, dünyanın dört bir tarafında, artık iş yapmayan mandıralarını satıp, kumarhanelere hücum ettiler. Türkiye’de Erdoğan, ABD’de Trump, Britanya’da Johnson. Kâh biri ütüyor, kâh öteki. Kazandıklarında zevkten uçuyorlar. Kaybettiklerinde acı çekiyorlar. Acı katmerlenerek artacak.

Günün sonunda, hep olduğu gibi, kasa kazanacak.