Dünyadan İnsan Manzaraları

Geçen gün söz ettim, Netflix’te Pandemic diye bir belgesel var.

İlk bölümde Syra Madad adlı bir kadınla tanışıyoruz. New York hastanelerini salgınlara karşı hazırlamakla yükümlü bir bilim insanı. İleride kadının inançlı bir Müslüman olduğunu öğreneceğiz. Pusulalı seccadesinin üzerinde namaz kılarken filan göreceğiz.

Hemen sonra, Oklahoma’nın Waurika adlı küçük bir kasabasındaki bir hastanenin tek doktoru olan bir başka kadınla, Holly Goracke’yle tanışacağız. Daha kendisi hakkında hiçbir şey öğrenmeden, ayağındaki Zebur, 11 dövmesiyle karşılaşacağız. Başarısız ilk evliliği sürecinde zayıflayan inancını ikinci evliliğiyle birlikte tamir etmiş —öyle söylüyor. Sonraki bölümlerde görüyoruz ki, aile dostlarıyla bir araya gelip dua seansları düzenliyorlar. Yani inançla ilişkisi öyle laf olsun kabilinden değil, işinin yol açtığı aşırı yorgunluğa katlanmasını bile inancıyla ilişkilendirerek açıklayan imanlı bir Hıristiyan.

Ne oluyor?

Belgeseli hazırlayanlar, her iki kadın hakkında herhalde onlarca saat çekim yapmışlardır. Onların özel hayatlarına ait bir şeyler koymayı istemişlerse, neden inançlarını da merak etmişler? Neden bu sahneleri çekmişler? Çektikleri o uzun planların içinden neden özellikle bunları seçip belgesele koymuşlar?

Netflix ne yapmaktadır, ne yapmak istemektedir?

Öküz altında buzağı aramıyorum. Belgeseli izlerseniz, filmin akışına yedirmeye çalışılmış gibi görünen sahnelerin gözden kaçmaması için özel çaba harcandığını da hissedeceksiniz. Belgeselin teması açısından bakarsak hiçbir kıymeti olmayan ayrıntıların vurgulanmasına gösterilen özeni… Tuhaf. Belki de Netflix‘in eşcinsellik ve benzeri kimlikleri görünür kılmaktaki hassasiyeti yüzünden maruz kaldığı saldırıyı dengelemek için tercih edilmiş olabilir.

Netflix’in kastı her ne olursa olsun, görünen o ki, “din ile bilim aynı kafanın içinde olmaz” veya “başa gelen Allah’ın muradıdır, dindar insan tevekkülle başa gelene katlanır, kaderine direnmez” gibi genellemelerin ne kadar manasız olduğunu görüyoruz.

***

Başka şeyler de görüyoruz. Mesela Lübnan’dan Hindistan’a, Roma’dan New York’a kadar ne kadar çok insanın, yapıldığını bile bilmediğimiz, tarif edilmesi müşkül işlerle iştigal ettiklerine şahit oluyoruz. Rutin bir biçimde göçmen kuşlardan kan ve doku örnekleri alıyorlar, muhtelif türlerden canlıların trafiklerini takip ediyorlar, mağaralarda yarasa peşinde koşuyorlar ve saire… Hemen hepsi, sıradan hayatlarda rastlanmayacak kadar hareketli. Hemen hepsi, öyle veya böyle, bilimsel faaliyetlerin içindeler.

Ama…

Bir defa… Sözünü ettiğim bilimsel faaliyet, öyle CERN gibi devasa tesislerde, gösterişli laboratuvarlarda gerçekleşenden çok farklı. Çok daha mütevazı. Yine de hayatımızı, bilim dendiğinde aklımıza ilk geliveren faaliyetlerin hepsinden çok daha derinden etkiliyor.

İkincisi… Lübnan’da doğmuş, bebekken ailesi Batıya göçtüğü için Batıda eğitim görmüş, Kahire’de yerleşik olduğu halde durmaksızın oradan oraya seyahat etmek zorunda olan, Lübnan’da bilim insanları yetiştiren, durmadan tütün sarıp içen biri var mesela. “İşim kuş gribi” diyor. Böyle bir iş varmış, ya… Nişantaşı’nda veya Cihangir’de görülse bilimci yerleşikler tarafından polise ihbar edilecek, en azından kadrajdan çıkana kadar evlere girilip kapıların kilitlenmesine, perdelerin kapanmasına sebep olacak gibi görünen bu adam, bir yerde, “felsefemiz ‘tek sağlık’” gibi bir laf ediyor. İnsan türünün sağlığının diğer biyolojik türlerin sağlığına bağımlılığını, öyle kocaman laflar etmeden, sigarasından aldığı iki fırt arasında, büyük bir tevazu içinde özetliyor.

Ve üçüncü olarak… İç savaş yüzünden bir türlü belini doğrultamayan Beyrut’ta, gencecik, kiminin başı örtülü kadınlar, “daha küçükken Einstein gibi olmayı hayal ediyordum” filan diyerek, dikkatle direktifleri yerine getiriyorlar. Doktora yapıyorlar —öyle dersliklerde ders dinleyip not alarak değil, gerçek numuneler alıp, onlar üzerinde testler yapıp, neticeleri değerlendirerek. Dünyanın dört bir yanındaki yüz binlerce akranları gibi… Eğer sözünü edip durduğum biçimde zenginleşmiş olmasaydık, şimdi bir kuyudan su çekiyor, yün eğiriyor veya bir köşede turşu yapıyor olacaklardı. Eh, o tür bir doğal hayatı özleyenler var ve onları anlayabilirim. Ama aynı insanlar bilimdi, kadın haklarıydı filan gibi laflar gevelemeye başladıklarında… Tepem atıyor.

***

Bir de biri var, kâh Vietnam’da, kâh New York’ta karşımıza çıkıyor. Roma’da Kolezyum kalıntılarının karşısında, mealen, “burada iki bin yıl önce dinamik bir medeniyet vardı” diyor, “bir gün gelip medeniyetlerinin tarih olacağı akıllarına bile gelmiyordu, kendilerini ebedi zannediyorlardı.” Sonra ekliyor, “Tıpkı bizim gibi…”

Ebedi değiliz. Mesele şu ki, olmak zorunda da değiliz. Bütün zaaflarımızla, tuhaf inançlarımızla, beceriksizliklerimizle, başardığımız işlerle, başaramadıklarımızla, medeniyet tarihinin en göz kamaştırıcı dönemlerinden birinde yaşıyoruz. Bir gün gelecek, birileri bizim bıraktığımız kalıntılara, mesela Pandemic dizisine, benim ondan ilhamla çiziktirdiğim bu laflara filan bakacak, başlarına taktıkları cihaz yardımıyla oturdukları yerden Çamlıca tepesindeki caminin kalıntılarını veya Suriye çöllerindeki tank kalıntılarını gezecek, “ne kadar saf ve cahilmişler” diyecekler.

Desinler zaten.

***

Dünya, Ömer Çeliklerden, Trump’ın konuşmasını yırtarak muhalefet yaptığını zanneden Pelosilerden, Ekşi Sözlük’te neden birden hararetlendiğini anlamadığım İskilipli Atıf Hoca başlığı altına “kurusun diye asılmıştı, unutuldu” filan gibi laflar yazarak ne kadar da bir şey olduğunu teşhir etmeye çalışan çocuklardan… Neyse işte, bu tür şahsiyetlerden ibaret değil. Görünenler onlar olabilir, ama Güney Amerika’dan göçmek zorunda kalanların toplandığı geçici kamplarda çocuklar gripten telef olmasın diye hemşirelik belgesini yenileten ve dar bütçesinden ilaç ve malzeme için kaynak ayıran Amerikalı emekli hemşireler ve ona malzeme yollayan kızlar da var. Daha çoklar. Daha da çoğalıyorlar. Daha hızlı çoğalıyorlar.

Bilim de Einsteinların, Newtonların yaptığı, onlar gibi olanların tekelinde olan bir şey değil. Trevanian gibileri ve onunla yetişmiş bizim nesli mutsuz edecek olsa da, sıradan orta sınıfın yaptığı, büyük bir tevazu içinde gerçekleştirdiği, çok daha kapsayıcı, hayatı çok daha derinden etkileyen bir faaliyet. Öyle hamamda, bir başına, derin tefekkür içinde yüzerken “Euraka” diye fırlayan Arşimetlerin tekelinden çıkıp, dünyanın dört bir yanındaki türlü çeşitli gencecik insanların mülkiyetine geçmiş bir faaliyet. Muhtevasındaki spekülasyonun ağırlığı, deneyle, ölçümle, gerçeklikle sınamayla dengelenmiş bir faaliyet.  

Öyle işte.