Yokuş

Kamuoyu araştırmaları yapmaya başladığımda, yaş grupları arasındaki tutum farkları bana açıklamaya muhtaç görünmüştü. İşin uzmanları —sosyal bilimciler, siyaset bilimciler— mevzuu normal görüyor, anlaşılır buluyor, dolayısıyla da benim “neden ki” diye sormamı yadırgıyorlar, acemiliğime, cehaletime, mühendisliğime yoruyorlardı. Her üç tespitlerinde de haklılardı ama ben henüz onların haklı olduklarının farkında değildim. Esasen onların tespitleri umurumda da değildi, çünkü erkenden anlamıştım ki her şeyi anlaşılır buluyorlardı, hiçbir şeyi merak etmiyorlardı. Derdim başkaydı, farkların sebeplerini anlamak için ne tür araştırmalar yapmam gerektiğini bulmaya çalışıyordum.

Mevzu uzun. Vardığım neticelerden biri şuydu: Adamın veya kadının dizleri iflas etmiş, yokuşları artık eski çevikliğiyle çıkamıyor. “Eskidim ben” demektense, “yokuşlar dikleşti” demeyi tercih ediyor. Yaş aldıkça aynı tercih beni de sık sık yoklamaya başladı. Her defasında, o dönemde öğrendiğimi yeniden hatırlamam gerekiyor. Uğraşmam ve kendime hatırlatmam…

Yoksa…

Bildiğiniz gibi, yokuşlar hiç eskisi gibi değil, fena dikleştiler.

***

İlk gençlik yıllarımda radyoda aniden, aranjman denen şeyler işitilmeye başladı. Yabancı pop müziğe Türkçe sözler giydiriliyordu. Hızla yaygınlaştı o müzik ve klasik Türk müziğinin, halk müziğinin alanlarını daralttı —Klasik Batı müziğinin alanı zaten bir hayli dardı, ona bir şey olmadı. En cahil olduğum konulardan biri müzik, dolayısıyla hata yapıyor da olabilirim ama hatırladığım kadarıyla o müziğin zirvesi Ajda Pekkan idi. Ondan önce Erol Büyükburç vardı mesela. Başkaları da vardı. Ama hiçbiri Ajda kadar yukarı çıkamamıştı.

Neden?

Bin tane neden sayılabilir. Hızla yaygınlaşmaya başlayan müzik dergileri, magazin ekleri için Ajda değerli görsel malzeme de sağlıyordu herhalde. Muhtemelen müzik camiasındaki networkü de daha sağlamdı. Yeni yeni bir uzmanlık alanı olarak belirmeye başlayan reklam/pazarlama/halkla ilişkiler başlığı altında toparlanabilecek faaliyetlerin ehemmiyetini de çok iyi idrak etmiş görünüyordu. Ekibi herhalde daha uygun şarkılar seçiyordu, daha uygun sözler giydiriliyordu popüler şarkılara… Kadın da herhalde hakkını veriyordu.

Hiçbir şey vakumda gerçekleşmiyor.

Mesele şu: Bütün bunlar olmadan önce ahaliye “nasıl bir müzik istersiniz ve kim seslendirsin” diye sorulsa, “yabancı şarkılara Türkçe sözler uydurulsun, Ajda söylesin” diyen kimse olmazdı —ne kadar cahil bir ahali, ne yapacağız biz bunlarla. Olmazdı çünkü menüde böyle bir seçenek yoktu. İcat edildi. Rafine edildi. Bir yığın insan kafa yordu. Alakasız görünen alanlarda —mesela dergicilikte ve gazetecilikte— bir yığın değişim oldu. İhtiraslı, hayalleri olan gençler alanda bir çıkış sezdiler. Kapıya hücum ettiler. Bir yığını o hengâmede ezildi, sahnede görünemeden yok oldu. Ajda her bir rakibinin önüne geçerken bir şey öğrendi ve zirveye oturdu.

Ama…

Bütün bu olanlar, ancak toplumda bir talep olduğu için olabildi. “Nasıl bir müzik istersiniz ve kim seslendirsin” dense hiçbir cevap veremeyecek olan toplum, önüne aranjmanlar ve Ajda konunca “hah, bu” dedi. Toplumun istediği şeyin adını koyamaması, “bunu istemiyorum” deyip dururken ona “sen bilmezsin, istemen gereken bu, ben senin için iyi olanı senden daha iyi biliyorum” demek için bahane değil. Müzik alanında öyle bir laf etme lüksünüz yok, ederseniz yok olup gidersiniz. Siyaset alanında neden var?

Var mı?

Bu noktada bir tespit yapmadan geçmeyelim. Aynı dönemde bir yığın başka deneme daha oldu, onlar tutmadı. Aranjmanlar yağmur gibi üstümüze gelmeseydi, biri öyle bir şey akıl —veya ithal— etmeseydi, her şey bambaşka bir mecrada gelişecekti. Akıl edilmemiş bir yığın şey de vardır herhalde, akıl edilmediği için bilmiyoruz.

Karmaşık bir dünya, değil mi?

Aydınlanma aklı öyle çalışmıyor. Karmaşıklık iskeletini gerçeklik bedeninden çıkarıyor… Sonra da beden ayakta dursun istiyor. Beden ayaktaymış gibi yazıyor, çiziyor.

Öyle çalışmıyor da nasıl çalışıyor? Ya mesela “Ravel dinletirsin boğaz vapurlarında ahaliye, öğrenirler kaliteli müzik neymiş” diye çalışıyor. Veya… Okumuş —konunun uzmanı— çocuklar otururlar, doğru müziği tespit ederler, sonra da onu seslendirecek kişileri seçip yetiştirirler, filan. Haksızlar mı? Öyle doğru düzgün yapılmadı işler, gördünüz işte ne oldu. Abuk sabuk müzik dinletildi ahaliye, ahalinin müzik zevki berbat oldu. Beethoven veya Neriman Altındağ Sözeri dinleseler hâlbuki, şimdi herkes İstanbul beyefendisi olacaktı, işsizlik diye bir şey de bilmeyecektik.

***

Aranjman modası uzun sürmedi. Ajda, hatırladığım kadarıyla, bir başına sürdürdü hikâyeyi ama bir yandan sosyo-politik gündemdeki değişimler, bir yandan basın sektöründeki sıçramalar, öte yandan şehirlerin kıyısına göçün değiştirdiği demografi, beri yandan ses kayıt ve yayınındaki teknolojik yenilikler, ilaveten o teknolojilere erişimi kolaylaştıran zenginleşme derken…

Toplum değişti, aranjmanlar için “bu değilmiş” demeye başladı. Peki ne? Yine bir takım gençler bir icat yaptılar, galiba Anadolu Rock denen bir tür çıktı sahneye. Çıkmayabilir miydi? Birileri akıl etmese çıkmazdı. Akıl ettiler, çıktı. Akıl edilmeseydi, edilmediğini bilmeyecektik. Şimdi bize, bir şeyler akıl etmesi gerekenler, akıl edilecek bir şey yokmuş gibi davranıyorlar. Dünyanın müziği dünyayı, Türkiye’nin müziği Türkiye’yi kasıyor. Bu dünyaya, bu Türkiye’ye müzik yapması gerekenler “ne biçim dünya bu, ne biçim Türkiye bu” demeyi marifet sayıyorlar.

Annem ve babam, biz beş kardeşin kasetlere kaydedip/kaydettirip dinlediğimiz şeyleri gördükçe… “Cık cık” ettiler, Tatyos Efendileri değilse de Sadettin Kaynakları hasretle andılar. “Bu da müzik mi, bu nasıl terbiye edilmemiş ses” dediler. “Ah eski günler ne güzeldi” masallarını ilk öyle dinledim ben. Mesele şu ki, Sadettin Kaynak ve/veya Bach besteleri tedavülden kalkmış değildi. İsteyen erişebilir ve onları dinleyebilirdi. Zaten de öyle yapanlar vardı.

Ama…

Kızılay’da Kocabeyoğlu Pasajının girişinde bir müzik market vardı. Önündeki devasa amfilerden birden bir şarkının başlangıcı duyuldu. Ardından Cem Karaca’nın sesi, “Ay gibisin mübarek” diye girdi. Şahit olduğum manzarayı hiç unutmayacağım. Hatırladıkça inanılmaz görünüyor ama aniden herkes durdu. Herkes değilse de neredeyse herkes… Ve uzun süre yerinden kıpırdamadı. Ahali “işte bu” demişti.

Tam da o muydu? Cem Karaca “Gel Gel” yerine başka bir şarkı yapabilir miydi? O başka şarkı daha da çok ses getirebilir miydi? Bunlar saçma sorular. Elbette başka bir şarkı yapılabilirdi/yapılıyordu, aynı şarkı biraz farklı yapılabilirdi mesela ve daha çok kabul görebilirdi. Böyle şeylerin doğrusu yok.

Siyaset de öyle şeylerden biri. Dinlenmiyorsa, dinleyen yoksa, mecburiyetten dinleniyorsa… Yanlış demektir. Cem Karaca şarkılarını yapmasaydı hayatımızı şarkısız geçirmeyecektik. Ama yaptı ve ötekileri değil, onun yaptıklarını dinledik.

Popülizm yapmak zorundasınız. Ahaliye dinlediğinde “işte bu” diyeceği şarkıyı bestelemek zorundasınız. Yapamıyorsanız, ahaliyi suçlayarak, zamanı suçlayarak, eski günleri özleyerek varılacak bir nokta yok.

(Bütün bu ciddi mevzuların böyle —popüler müzik gibi— avam konular etrafında tartışılmasını yakışıksız bulanlar için de bir teklifim var. Çok daha akademik ve saygın bir teklif. Borges’in Donkişot Yazarı Pierre Menard (Pierre Menard, Author of the Quixote) adlı bir hikâyesi var, kanaatimce bu tür mevzulara Aydınlanma aklıyla yaklaşmanın saçmalığını müthiş bir biçimde sergiliyor.)

***

Kızımın ve yeğenlerimin neler dinlediklerini bilmiyorum bile. Bazen birinden söz açılıyor, “o kim” dediğimde yüzüme tuhaf tuhaf bakıyorlar. Bildiğiniz gibi değil, yokuşlar çok dikleşti.

Bu arada… “Ah ne güzeldi, Ajda vardı” filan diye başladınız mıydı, akarsu sizi, ya “kadına şarkı yaptırmıyorlar ki azizim, önünü kesiyorlar, üst akıl filan”a veya “ulan bu gençlerde iş yok, biz ne kadar zevkliydik”e götürür. Çaresi yok. Başladığınız yere dikkat edeceksiniz. Kendinizden değil, ahaliden başlayacaksınız.

Şahsı da buyurmuş mesela, sosyal medya çöplükmüş. TRT’sinde Abdülhamid’in mesnetsiz bir biçimde kurgulandığı şahsı diyor bunu.

Yani?

Sosyal medyaya karşı çıkanların ortak özellikleri var. Eskiyi özleyenlerin… Kimse kafasına göre Abdülhamid konuşamasın, herkes onların Abdülhamid’ini dinlesin istiyorlar. Eh tarafların Abdülhamid’leri birbirinden farklı ama meselemiz o değil. Meseleleri o değil. Eski güzel günler dönsün, kim TRT’yi ele geçirirse onun anlattığı dinlensin istiyorlar.

Kasetçalarlar dünyayı değiştirdi. Kendisinden önceki teknolojilere kıyasla pratikti ve ucuzdu. Dolayısıyla sıradan insanlar edinebildi ve kullanabildi. Yani bir alandaki bir imtiyaz sona erdi. Halkçılar bu gelişmeyi umursamadılar.

Aynı anda başka bir şey daha oldu. Başka ülkelerde de oldu mu bilmiyorum ama insanlar ellerinde listelerle müzik marketlere koştu, kendi istedikleri şarkılardan, kendi istedikleri sırayla oluşan dinleme listeleri kaydettirdiler. Radyoda kendilerine dayatılana karşı özgürlüklerini kazandılar ve şehvetle kullandılar yani. Halkçılar bunu da umursamadı.

Ama Türkiye Amerika’ya esirken, böyle insani özgürlüklerin, özgürleşmelerin hesabı mı tutulur? Ne kadar tuhafım! Üstelik büyük resmi de göremiyorum. Amerikalılar Türkiye’ye ne kadar kasetçalar sattılar, biliyor muyum? Hep bizi sömürmek için yaptılar bu işleri ve ben nelerle uğraşıyorum!

Türkiye’yi ama… Halkçılar ve programları değil, o müzikler, o teknolojiler değiştirdi.

Bütün bu hikâyede Gencebay hadisesine hiç girmediğime de dikkatinizi çekerim. Turpun büyüğü heybede kaldı yani. Çıkarmayı size bırakıyorum.

***

Dönelim siyasete…

Türkiye’de bütün bunlar olurken, toplum fazdan faza geçerken, toplumun dinlediği müzik yirmi yıl içinde birkaç defa tarz değiştirirken… Şimdi “ay ama insan” diyenler insanlara hiç bakmıyorlardı. İnsanları böcek gibi görüyorlardı. Kocaman laflar ediyorlar, ettikleri lafların büyüsüyle büyüleniyorlardı. İnsanları özgürleştireceklerdi. Özgürleşen insanlar ne yapacaklardı? Onların kaliteli zevklerinin ürünü olan müzikleri dinleyip… Adam olacaklardı.

Öyle aklına esen, aklına eseni söyleyip, dinleyip… Bu ne bu! Rezalet!

Yaşadığımız gerçekliği biçimsiz bulanların, kıyamete yaklaştığımızdan şüphesi olmayanların hepsi aynı. Birisi sosyalizm, öteki İslam, beriki Türklük, filanca da Atatürk diyor diye aralarındaki farkları büyütmeyin. Hepsi, yaşadığımız dünyaya aynı derecede yabancı. Hiçbiri değişen şartlara uyum sağlayamadı. Hiçbirinin “değişen topluma nasıl bir müzik satarım” gibi bir derdi yok. Çünkü öyle icat yapacak kabiliyeti yok.

Dolayısıyla da icat yapma hevesini itibarsızlaştırmaya, bütün lüzumlu icatların zaten yapılmış olduğuna bizi inandırmaya çalışıyorlar. Ergenekon’dan Türkleri çıkaran Bozkurt yapmış, olmadı Muhammed yapmış, o da olmadı Marks yapmış, o da uymadıysa Atatürk yapmış. Seçin birini. Ve sadece birini…

Türkiye’de siyaset üretilmiyor/üretilemiyor. Siyaset alanında bir Ajda’nın veya bir Cem Karaca’nın çıkmasının şartları yok. Bir Ajda veya bir Cem Karaca çıkarsa sahip oldukları ne varsa hepsini kaybedecek olanlar, kendi ürettikleri gürültünün müzik niyetine pazarda alıcı bulabilmesi için ne lazımsa yapıyorlar. Ve Erdoğan Kılıçdaroğlu’na, o Ümit Kıvanç’a, o Hayrettin Karaman’a, hepsi birbirine ve kendileri gibi başkalarına yaslanarak… Sahaya yeni bir şeylerin girmesine mani olarak, aramayı yasaklayarak… Bütün bunları mümkün kılmak için de zihnimizi eski günlerin ne kadar güzel olduğu, şimdi ne kadar berbat bir hale düştüğümüz, böyle giderse kıyametin kopacağı, onlar olmasa zaten çoktan kopacaktı olduğu masallarıyla bulandırıyorlar.

Hepsi yalan söylüyor. İnsanlık tarihinin en göz kamaştırıcı döneminde yaşıyoruz. Güç bizde ve bunu hazmedemiyorlar. Birbirleri ile dövüşmeyi biliyorlar, bizimle nasıl baş edeceklerini bilmiyorlar. Oyun orada, onların oynadığı sahada kalsın, biz tribünde kalalım istiyorlar. Sanki başka şeyler söylüyorlarmış gibi yaptıklarına bakmayın, hep bir ağızdan aynı şeyi söylüyorlar: Korkmamız, çok korkmamız gerektiğini… Başardıklarımıza, hayallerimize, ümitlerimize düşmanlar.

Çünkü hepsi bizden korkuyor.