Gezi’de Kim Vardı?

Gazete Duvar’da Tuncay Birkan söylenmesi gerekeni söylemiş. Ben de hiçbir şey eklememiş olarak kalmayayım, tekrar pahasına bazı noktaların altını çizeyim.

“Sorulması gereken soru çok açık: Gezi’de milyonlar vardı, bu bildirinin altında neden 1376 imza var?” diye sormuş Birkan. Ben söyleyeyim, olmamızı istemiyorlar da ondan. Gezi’yi eksik kalmış, tamamlanmamış bir şey olarak görmelerine sebep olan dünya kavrayışları, onun eksik kalmasının da zaten bizim yüzümüzden olduğunu düşünmelerine yol açıyor.  

Önce —bilmem kaçıncı defa— söyleyeyim: Gezi eksik kalmış, tamamlanmamış bir şey değildi. Yaşandı, yapacağını yaptı ve bitmesi gerektiğinde de bitti. “Bir şey ancak şu neticeleri doğurmuşsa tamam sayılır” diyen zihinlerde eksiklik, Gezi’de değil. O zihinler, mevcut iktidara, olanca örgütlülükleriyle, Birkan’ın da işaret ettiği gibi mütemadiyen kendi aralarında imza toplayıp durarak, bir tek çizik açamadılar. Ama tamamlanmamış olarak gördükleri Gezi, onların yapamadıkları ne varsa hepsini yaptı. İktidarın dengesini bozdu, sarstı. Toplumu olgunlaştırdı. Olumlu/olumsuz neticeleriyle bitti.

Gezi’nin sayısız olumsuz neticesi var, geçenlerde de değinmeye çalıştım. Bu ölçekte bir işin olumsuz neticeleri olmamasını beklemek saçma zaten. Eğer memlekette devlet denen şeyin bir kalıntısı olsaydı, siyaset denen şeyin bir kalıntısı olsaydı, Gezi’nin yol açtığı olumsuzluklar çok azalırdı, olumluluklar çok artardı, orası ayrı. Ama onları gerçekleştirmek Gezi’nin işi değildi.

Gezi’yi eksik, tamamlanmamış bir şey olarak görenler, geçenlerde kullandığım tabirlerle söyleyecek olursam, “kusurlu özneler iyi şeyler yapamazlar” veya “bir planı, projesi olmadan iyi bir şey yapılamaz” gibi önyargıların esiri olanlar. Birkan’ın sözünü ettiği imzacıların çoğu da onlardan bir seçme işte. Gezi’nin dizginlerini onlara verecektiniz, şöyle dört başı mamur bir biçimde örgütleyeceklerdi, planlar, projeler yapacaklardı…

Gezi o zaman tamam olacaktı.

Bir netice çıkacak mıydı? Çıkmayacaktı. Öyle kusursuz bir biçimde yapıp ettiklerinden bir netice çıkmamasından biliyoruz ki, öyle bir Gezi’den de bir şey çıkmayacaktı. Ama… Gezi’ye bakınca gördükleri eksiklikler olmayacaktı, onlar da yorulmuş ve tatmin olmuş olacaklardı.

İşin öteki yanı ise, Gezi’yi tamamlanmamış bir şey olarak teşhis eden zevatın, esasen, Gezi’yi yapan ve Gezi’de kendilerini yapan yığınları özne olarak görmeye hevesli olmamaları. “Hevesli olmamak” doğru tabir olmayabilir, yığınların özne olmasından dehşetli korkuyorlar. Çünkü yığınlar nesne, kendilerinin nesnesi olduğunda ancak kendilerini, mevcudiyetlerini hissedebiliyorlar. Hayattaki varlık sebepleri, kendilerinde vehmettikleri kıymet. Dünya onların etrafından dönsün, kararları onlar versinler, neticeleri onlar değerlendirsinler istiyorlar.

Yani?

Kafalarında yığınlar ve bir de yığınları güdenlerden müteşekkil bir sosyal düzen var. Yığınları güdenlerin hangi prosedürlerin neticesinde yığınların arasından sıyrılıp yukarı doğru hareket edeceği konusunda bir takım varsayımlarla büyümüşler. Ödevlerini yapmışlar, CV’lerini hazırlamışlar, kadrolarına atanmışlar.

Ve dünya, o kadroları iptal etmiş. “Artık bu kadrolar olmadan dönmeyi sürdüreceğim” demiş. Hanımlar, beyler bu işi kabullenemiyorlar. Eğer o bildirinin altında birkaç milyon imza olursa, kendileri o birkaç milyon kişiyle eşitlenecek. Olur mu ya! Boşuna mı bu kadar dirsek çürüttüler, bu kadar riski boşuna mı aldılar. O kabarık CV’lerle hak edilmiş olanlara, sıradan bir hekim, bir tek Gezi’ye katılmakla ortak olursa…

Olmaz!