Kuhn’u Nasıl Bilirsiniz?

Scientific American’da John Horgan, koronavirüs üzerinden sağcı postmodernizmi hedef tahtasına yerleştirmiş. Bu vesileyle, Kuhn’la bir vakitler MIT’de yaptığı bir söyleşiyi hatırlatıyor. Bazı şüpheciler, mesela HIV’nin AIDS’e yol açıp açmadığını sorguluyorlarmış. Beyim demiş ki Kuhn’a, “haklı da olabilirler haksız da, ama haklılarsa da, haksızlar da, bunun sosyal/kültürel/dilsel bağlamla bir alakası olamaz.” Kuhn başını sallayıp, Horgan’a pek bulanık görünen bir cevap vermiş.

Yukarıdaki makaleyi bir kenara not etmiştim.

Sonra Berktay Serbestiyet’te Bilim ve Politika başlığıyla bir yazı yazdı. Şöyle başlıyor: “Bilimle iddialaşılır mı? Genel olarak bilim kavramına ilişkin tartışmaları demiyorum; sosyal bilimleri de kastetmiyorum; herhangi bir doğa biliminin, kendi alanı içinde, kendi prosedürleriyle ulaştığı, bu anlamda bilimsel bulgular yok sayılabilir mi? Tıp, örneğin, insan hayatıyla en yakından ilgili bir bilim. Kendi temel teorisi var: hastalıkların kestirmeden mikrop dediğimiz mikro-organizmalarla oluşturulduğu teorisi (germ theory of disease). 19. yüzyılda kesinleşmiş, ispatlanmış.” 

Berktay’ın yazısını da bir kenara not etmiştim.

Ve Berktay’ın yazısıyla aynı gün, Sivil Siyaset diye bir sitede Osman Aydoğan adında birinin yazdığı bir yazı, bugün düştü telefonuma.

Sözünü ettiğim üç yazının aynı şeyleri dediğini iddia etmiyorum, aralarında yaklaşım, mevzu, ciddiyet açısından uçurumlar var. Ama benim açımdan üçünün bir ortak noktası var. Üçü de aynı soydan geliyorlar, aynı paradigmanın içinden konuşuyorlar. Daha eğlenceli olduğu için, üçüncüsü üzerinden derdimi anlatayım.

Önce yazıyı bir okuyun, sonra devam edelim.

***

Şimdi sorayım size, aynı bacadan düşen iki kişiden birinin temiz, diğerinin kirli çıkması mümkün müdür? Elcevap: Mümkündür. Baca nötrdür mesela, biri kirli, diğeri temiz olarak düşmüştür bacaya… Veya… Bacanın bir yanı kurumludur, düşerken oraya temas eden kirlenir. Veya… Düşenlerin birinin kıyafeti statik elektrik yükleniyordur, diğeri yüklenmiyordur, kurum da statik elektrik yükü yüzünden bulaşıyordur.

Veya… Neyse yoruldum.

Daha ciddi soruya geçelim. “Aynı evde yaşayıp da birisinin dışarıda çalışıp diğerinin çalışmayıp evde kalan bu iki kişiden birinin mikrop bulaşıp, ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?” Sadece mümkün değil, çok da muhtemeldir. İkisi de dışarı çıksaydı da birine bulaşması, diğerine bulaşmaması mümkün ve muhtemeldi. Diamond Princess gemisinde mesela, 3711 kişi aynı ortamı uzun süre paylaştıkları —ve hastalık henüz bilinmediğinden de kimse kendisini izole etmediği— halde, 634 kişi enfekte oldu.

Bakın, hepimizin gözlerinin önünde olup biten ve herkesi bir biçimde tedirgin ettiği için kendisine hiçbirimizin kayıtsız kalamadığı bir gerçeklikten söz ediyorum. Virüs tastamam aynı şartlara sahip iki kişiden birine bulaşıp diğerine bulaşmayabiliyor. Bulaştıklarının hepsini hasta etmiyor. Hasta ettiklerinin hepsinde benzer etkilere sebep olmuyor.

Ama…

Bize biri, “aynı bacadan düşen iki kişiden biri temiz kalırken, diğeri kirlenebilir mi” diye sorduğunda, itiraf edin, hepimizin aklından “doğru ya” diye geçiyor. Gerçeklik ile aramızda, gerçekliği yorumlamak amacıyla istihdam ettiğimiz, transparan bir perde var. Kuhn’un işaret ettiği şey, bence, o perdenin mevcudiyeti idi. Zamanla değiştiği idi… Değişiminin herhangi bir öngörülebilir mantığı olmadığı idi…

Ve işte, görüyorsunuz, o perde var. Bacadan bir yığın kişi düşüyor. Gözlerimizin önünde düşüyor. Kimisi kirli, kimisi değil, görüyoruz. Ama biz, nedense, bacadan düşen herkesin aynı biçimde çıkacağına iman etmişiz, anlatı bize gerçeklikten daha baştan çıkarıcı görünüyor.

Benim kavgam, on yıllardır, aha işte o anlatı ile…

***

Ve…

“Gerçeklik ile aramızdaki perdeyi yırtıp atalım, artık gerçekliğin kendisiyle iş görelim” demiyorum, çünkü o iş imkânsız görünüyor. “Bu perdeyi atalım, gerçekliği daha az deforme eden bir başka perde bulalım” da demiyorum, çünkü perdelerin zamanla daha iyileştiği/iyileşebileceği gibi bir varsayımın da yukarıda eleştirdiğim kavram haritasına ait bir şey olduğunu biliyorum —ben öyle biliyorum.

Bütün derdim, Aydınlanma tezgâhlarında dokunmuş mevcut perdenin artık iş görmez olduğundan, faydasının maliyetini karşılamaz hale geldiğinden, değiştirilmesi gerektiğinden ibaret.

Güncele gelelim.

Yukarıdaki üç yazı bambaşka düzlemlere ait olsalar da, esasında her üçünün şu dar periyotta peş peşe sahne görmesinin arkasındaki motivasyon, insanların sokağa çıkmasını kesin olarak engelleyecek tedbirlerin alınması talebi. Sosyal medyada da bağırarak dile getirilen bir talepten söz ediyoruz. İşbu talebin sahipleri/sözcüleri, genel olarak, bilime yaslandıklarını iddia ediyorlar.

Bilim bize, mevcut şartlarda evlerimize kapanmamızı buyuruyor mu?

Önce şu soruyu cevaplayalım: Bilim bize ne yapmamız gerektiğini söyleyebilir mi? Herhangi bir konuda?

Benim bildiğim bilimin öyle bir fonksiyonu yok. Berktay’ın sözünü ettiği matematiksel epidemiyoloji branşında eğitim görmüş herkesin mevcut pandemi hakkındaki verilerden tastamam aynı neticelere ulaştığını zannetmiyorum —bilim, tabiatı icabı öyle bir şey. Ama bir mucize olsa ve branşın bütün mensupları tastamam aynı neticeye varmış olsalar, varacakları netice kabaca şöyle bir önerme olur: “Eğer nüfusun tamamı zoraki olarak evlere kapatılırsa, pandeminin yayılma hızı şöyle değişebilir.” Hepsi o. Evlerin içindeki temas durumunu filan bilemezsiniz. Ama esas mesele o değil. Matematiksel epidemiyoloji bize, insanların evlere kapatılmasının başka neticeleri hakkında hiçbir şey söylemez/söyleyemez. İktisadi neticelerden söz etmiyorum, hatta psikolojik neticelerinden bile söz etmiyorum. Doğrudan doğruya fizyolojik halin nasıl bir seyir izleyeceğini bilemez matematiksel epidemiyoloji.

Bu hususta mesela, sizi Duvar’da Reşat Volkan Günel’e götüreyim. Bence bütün yazıyı okuyun da, bir yerinde şöyle diyor: “Bakteriler dünyadaki canlı yaşamın müsebbibiyse virüsler de canlılardaki çeşitliliğin ana nedenidir. Özetle, birisi varlığın diğeri ise mânanın mimarı. Evet, salgın, insanlık için bir tehlike ancak peki madalyonun diğer yanı? Aşırı hijyen ve sıkı sosyal mesafenin yol açacağı bağışıklık sistemindeki bozulma? Sağlıklı ve güçlü bir bağışıklık için gerekli olan sadece sosyal temas değil, aynı zamanda mikrobiyal dünya ile temastır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, mikroplar düşmanlarımız değil, bilakis sağlıklı yaşamdaki müttefiklerimizdir.”

Ne yapacağız şimdi?

***

“Ay bakın Günel ne güzel söylemiş, ötekiler yanılıyorlar” demiyorum. Ama Günel ile diğer üçü arasında bir fark var. Farklı ailelerden geliyorlar.

O farka geleceğim.

Önce… İlk üç yazıyı yazanlar ve sosyal medyanın cihangir bilimcileri şöyle bir cümle kursalar yadırgamazsınız: “Ne diyon lan sen değişik, ortada bir virüs var ve insanları öldürüyor, lafı eveleyip geveleme, bir defada ve net cevap ver, insanları hasta eden bu virüs değil mi?”

Bir defada ve net cevap veriyorum: Değil.

Diyelim A kişisini kontrol ettik, testi pozitif çıktı ama bırakın ölmeyi, hatta nefes darlığını, ateş ve öksürük bile yok. Virüs var ama hiçbir semptom yok yani. B kişisi aynı. C kişisi aynı. Ve testleri yapan bilim insanı defterine not düştü: “Malum virüs ile mezkûr hastalık arasında hiçbir ilişki yoktur.” Var mıdır? “Vardır” diyebilir misiniz?

Ben yukarıda bağlantısını verdiğim ilk üç yazının yazarı ve sosyal medya klavyeşorlarından farklı olarak, tez canlılık yapıp sizi sıkıştırmayacağım, bir defada ve net cevap vermeye zorlamayacağım. Çünkü gerçeklik öyle birkaç fırça darbesiyle ifade edilebilecek kadar basit değil. Kafanızın karışık olması gerekiyor. Kafanız karışık değilse, mesele var demektir.

(Kendi güzergâhımızda devam etmeden, bu noktada işaret etmek gerekiyor. Sizin kafanızın karışık olmaması bir mesele. Karar vericilerin ise kafasının karışık olması bir mesele. Onlar bir defada, net bir cevap vermeliler. Bu yüzden de, gerçekliğin bilimsel tasvirinin onlara faydası, genellikle zannedildiğinden ve ima edildiğinden çok daha sınırlı. Elbette bilimsel tasvirin aksine gitmemeliler, Berktay’ın deyimiyle bilimle inatlaşmamalılar. Ama bu, pandemiye karşı alınacak tedbirlerin sadece bilim vasıtasıyla alınabilir olduğu zannının saçmalığını gizlemez.)

Şimdi mevzumuza dönelim. Bir virüs var. Enfekte olanlar var, olmayanlar var. Enfekte olanların ve olmayanların arasında semptom gösterenler, göstermeyenler, ölenler, ölmeyenler var. Mantık 101 dersine dönecek değilim. Virüs ile hastalıklar ve ölüm arasında bir korelasyon olduğunu inkâr edecek de değilim. Ama ölümler ile yaş arasında da, ölümler ile başka zayıflıklar arasında da korelasyon var.

Korelasyon çok.

İşaret etmek istediğim şey başka. Diyelim ki güneşin manyetik alanında, henüz gözlemleyemediğimiz bir kayma gerçekleşti ve bu da dünyada farkında olmadığımız bir takım değişimleri tetikledi. (Böyle şeyler oluyor. Mesela nötrino denen bir maddenin varlığını, her yeri kuşatmış olduğunu, içimizden her an sayısız nötrinonun geçip gittiğini kısa sayılabilecek bir süre önce öğrendik. Kendisi dışındaki maddeyle etkileşimi son derece zayıf olduğu için gözlemlemekte çok zorluk çekiyoruz. Filan.) Ve diyelim o değişimler oldukları gibi olmasalardı, mahut virüsün yayılma eğilimleri şimdiki gibi olmayacaktı. Ne diyeceğiz? Hastalık virüsten mi, güneşin manyetik alanının değişiminden mi kaynaklanıyor, ne diyeceğiz?

Elbette söylediğim gibi şeyler olduğunu düşünmüyorum. Mesele şu ki, karşılıklı olarak olağanüstü bir etkileşim içinde olan canlı ve cansız madde çeşitliliğinin bir bileşeniyiz. Şuradaki bir değişim, alakasız bir yerde olağanüstü değişikliklere sebep olabiliyor. Sahra’nın bir vakitler olağanüstü bir canlı çeşitliliğine sahip olduğunu biliyordum ve şimdiki haline insan türü yeryüzünde belirmeden önce geldiğini zannediyordum. Öyle değilmiş. Sahra’nın ortasında bir vakitler mevcut olan göllerin kıyısında yaşayan ve o göllerdeki balıklarla beslenen insanlar varmış. Geçenlerde yayınlanan bir araştırmadan öğrendim.

İnsan türünden nefret edip, asude tabiata âşık olan bizim allameler yakında, “işte Sahra’yı da çölleştiren insanoğlu” filan diye döktürürlerse şaşırmam ama… Bildiğimiz kadarıyla Sahra’yı Sahra’nın mevcudiyetinin yarattığı şartlar yok etti. Kabaca söyleyecek olursak, Sahra’nın zengin bitki örtüsünün sebep olduğu ısı farkları hâkim rüzgâr istikametlerini, onlar da Atlas Okyanusundaki sıcak su akıntılarının istikametini yönlendiriyordu. Zamanla sıcak su akıntıları rüzgâr yönünü ve şiddetini değiştirdi. Bu arada Nil de bilmem hangi sebeple —muhtemelen bir deprem neticesinde— yatağını değiştirdi ve Atlas Okyanusunda değil de Akdeniz’e dökülmeye başladı. Şu oldu, bu oldu, Sahra çölleşti, Kuzey Avrupa’daki buzullar da çekildi.

Böyle olur bu işler.

Bin tane faktör bir araya gelir, bir netice doğar. Öyle çizgisel olarak “A B’yi, B C’yi, C D’yi gerektirir” filan diye özetlenemeyecek, bir çizgi halinde sıralanamayacak, bir network halinde etkileşen unsurlardan müteşekkil bir âlemde yaşıyoruz.

Yukarıda bağlantısını verdiğim ilk üç yazı, yazı sahiplerinin bile muhtemelen fark etmedikleri biçimde, çizgisel bir dünya varsayıyor. Son yazı ise —en azından bu yüzden— diğer üçünden farklı bir aileye mensup, o network halinde bir dünya varsayıyor —muhtemelen o yazının yazarı da kendi farkının farkında olmayabilir.

Paradigma, bana göre, böyle bir şey.

***

Ekosistem bir network. Ama ekosistemden sıkça söz edilmeye başladı diye sizin de cümlelerinizin arasına ekosistem kelimesini sıkıştırmanız, onun ne manaya geldiğini idrak ettiğiniz, içinize sindirdiğiniz manasına gelmez. Burada isim vererek eleştirdiğim birçok kişi, lafa gelince, pek bir eskosistemci, pek bir bütüncü, pek bir… İşte biliyorsunuz, her bir şeyci oluyorlar. Ama içinde nefes aldıkları paradigma Aydınlanma paradigması. Yukarıda işaret ettiğim çizgisellik varsayımı, Aydınlanma paradigmasının gömülü varsayımlarından sadece biri. Ama işte determinizm, indirgemecilik, lineerlik ve saire gibi Aydınlanma aklı varsayımları ile hep birlikte dolaşıyorlar. Zaten o yüzden, o sayede bir paradigma oluyor, paradigma.

Yani?

Bence Horgan’ın saçma sorusuna onun istediği netlikte bir cevap veremedi diye Kuhn ile aranızı bozmayın.