Bilim ve Siyaset

Başımıza bir iş geldi.

Körlerin fili tarifi gibi, her birimiz tuttuğu yerden tarif etmeyi sürdürüyoruz. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın hemen her yerinde… İşin tuhafı, fil odanın ortasında belirmeden ne diyordu isek, aynı şeyleri demeyi sürdürüyoruz.

Şu kapitalizm, neoliberalizm, küreselleşme şeytan üçlüsü hakkında söylene gelmiş olan ne varsa, “işte gördünüz mü, demiştik biz” edasıyla, ses yükseltilerek tekrarlanıyor mesela. “Tamam canım Aydınlanma da, bilimsellik diye pazarlanan şey de eleştirilmesi gereken neticeler doğurdu ama aşırıya kaçmıştınız, virüs gösterdi size Hanya’yı, Konya’yı” deniyor mesela.

Esasen ortada bir tane mesele var. Onu tarif etmek için eski bir misale müracaat edeyim.

Dünyada sertleşme problemi yaşayan erkekler var ve ilaç endüstrisi onların problemini çözmek için bir takım şeyler yaptı. Dünyada Alzheimer derdinden mustarip birileri de var, sayıları, nüfustaki oranları sürekli artıyor, ilaç endüstrisi onunla da ilgili bir şeyler yapıyor.

İlaç endüstrisi dediğiniz şey ne? Bir takım insanlar, muhtelif biçimlerde örgütlenmişler. Bilim denen başka bir endüstrinin çıktılarından da faydalanıyorlar. Bu örgütlenmenin kusurları var mı? Sayısız kusuru var. Bilim denen endüstrinin örgütlenme tarzının da sayısız kusuru var.

Bu kusur meselesine geleceğim. Ama önce meselemizi en basit biçimiyle ortaya koyalım. İlaç endüstrisi denen devasa ve sınırları bulanık şeyin kaynaklarının ne kadarını sertleşme probleminin, ne kadarını Alzheimer probleminin çözümüne tahsis etmesi gerekiyor? Meselemiz bu kadar basit. Öyle sosyalizm, kapitalizm, bilim, Aydınlanma, sömürü, sınıf ve sair kavramlarla bulandırmadan, olabileceği en basit haliyle, soru bu.

Salonun ortasında bir fil belirivermeden önce de esas soru buydu, şimdi de bu. Ama salonun ortasında artık bir fil var ve birileri, “gördünüz mü bak, kaynakları muhtemel bir pandemiyle mücadele için tahsis etmiş olsaydık, başımıza bu gelmeyecekti” diye yorumlanabilecek laflar ediyorlar. Yorumlamaya ihtiyaç duymadan, “eğer kaynakları biz tahsis edebiliyor olsaydık, pandemiden görülen zarar sınıflar arasında bu kadar eşitsiz paylaşılmayacaktı” diyorlar.

Haklılar mı?

***

Birincisi…

Biz bu pandemiye, bizden önceki nesillerin hiçbirinin hayal bile edemeyeceği kadar hazırlıklı yakalandık. Dünyanın dört bir yanında binlerce insan, muhtemel bir pandeminin muhtemel kaynakları, muhtemel gelişimi ve muhtemel neticeleri üzerinde, milyonlarca saat kafa yordular. Bilmem kaç yıl önce Almanya devletine, Britanya devletine hazırlanmış raporlardan haberdar oldunuz.

Paralel olarak, varsayabiliriz ki, başka binlerce insan da, başka muhtemel felaketler hakkında başka milyonlarca saati ayırabiliyorlar. O felaketler gerçekleşmediği için, onların harcadığı zamanın hasılatını görmedik, bir bölümünü ileride görebiliriz. Eğer pandemi şimdi gerçekleşmeseydi, dünyanın dört bir yanında, muhtemel bir pandemi hakkında yapılmış çalışmalardan haberimiz olmayacaktı muhtemelen.

Dünya böyle.

Yani nasıl? Öyle “biz pandeminin geleceğini, nasıl bir şey olacağını biliyorduk” filan denecek bir yer değil. Başımıza gelebilecek yığınla iş var ve birçoğu gelmiyor —en azından şimdiye kadar gelmedi. Dünyaya büyük ölçekli bir göktaşı çarpmadı mesela —henüz. Ama mesela Akşam’da başka bir bağlamda yazdığım yazıdan alıntılayayım…

“Michio Kaku, kitaplarının birinde, sicim teorisi konusundaki çalışmaların günün birinde çok işe yarayacağını ima etmişti. Gün gelecek, kâinatın başından bu yana açılmakta olan dört boyut kapanmaya, kapanmakta olan altı boyut ise açılmaya başlayacaktı. İşte tam o sırada, medeniyetimizi açılmaya başlayan boyutlara kaçırmak gerekecekti. Kaku ta o günleri düşünüyordu yani.

“Şaka gibi.

“Yarın bir savaş çıkar mı? Çıkarsa nükleer silahlar kullanılır mı? Kullanılırsa bütün insanlık, hatta belki bütün canlılık yok olmadan durulabilir mi? Bilmiyoruz. Haydi biz akıllı davrandık, kendimizi yok etmedik diyelim —ki ben ümitliyim. Ama yeryüzüne çarpacak meteorların, buzul çağlarının, daha nice tabii felaketin üstesinden gelip gelemeyeceğimiz de meçhul.

“Bütün bunları atlatacağız. Birkaç milyar yıl sonra güneş ömrünü tamamlamadan hemen önce başka bir gezegene taşınacağız. Sonra o gezegenin güneşi de ölecek, haydi başka bir gezegene… Ta neden sonra Kaku’nun korktuğu şey başımıza gelecek. O da ancak, kâinat sahiden de Kaku’nun —ve sicim teorisinin bazı varyantlarının— iddia ettiği gibi on boyutluysa, sahiden de bu boyutların dördü açılırken altısı kapanıyorsa, sahiden de gün gelip bu süreç tersine dönecekse…”

***

Buradan hareketle ikincisi…

Size kalsa, bilimsel kaynakların Kaku’nun fantezisine mi, yoksa muhtemel bir sonraki virüs taarruzunun tahmin ve bertaraf edilmesine mi harcanmasını tercih edersiniz? Eh, yakın tehdit yüzünden miyopluk yaparsanız da, şimdiki ihmallerin birikimli neticeleri yüzünden, elli milyar yıl sonraki torunlarımız kapanmakta olan boyutlarda sıkışmak zorunda kalırsa?

Saçma mı görünüyor? Saçma değil. Saçma olan, kaynakların ne kadarının, nereye tahsis edilmesi gerektiğinin, bilimsel ve/veya başka bir dışsallaştırmayla bilinebilir olduğu zannı. O kadar saçma bir zan ki bu, saçmalığını dile getirmek bile neredeyse imkânsız —en azından benim dilim kifayetsiz kalıyor. Ve saçmalığı oranında o kadar yaygın kabul görüyor ki, insanın sahiden nutku tutuluyor.

Mesela Sencer Ayata, daha işin başları sayılabilecek bir tarihte müjdeyi vermişti, ufukta, gücünü bilimden alan uzman otoritesinin, siyasi otoritenin önüne geçeceği yeni bir aydınlanma görünüyordu. Siz de görüyor olmalısınız. Görüyorsunuzdur ve gözleriniz kamaşıyordur. Şu adi, hiç insanca olmayan düzen gidecek ve yeni bir aydınlanma gelecek. O düzen, hiç şüphe yok ki, aklı şeyinde olmayıp aklında olan insanların kurduğu ve işlettiği otorite marifetiyle, sertleşme problemine aktarılan kaynakları Alzheimer araştırmalarına yönlendirecek ve… Hepimiz mutlu olacağız. İşçiler yalılarda yaşayacaklar ve bir sonraki pandemide onlar rıhtımda spor yaparken, kapitalistler şirketlerinin başında…

***

Ömrüm varsa, bu mevzu etrafında dönüp duracağım. Şimdilik kesmeye çalışayım.

“Daha insanca bir düzen” mümkün —hiç itirazım yok. Dahası, zaten daha insanca bir düzene bir geçeceğimizi, daha doğrusu daha insanca bir düzen inşa edeceğimizi düşünüyorum. Pandeminin, daha insanca bir düzen kurmamızın önündeki engelleri aşmayı kolaylaştıracağını da düşünüyorum.

Ama…

Kendi akıllarının piyasada zuhur eden toplumsal akla üstün olduğunu vehmeden, “daha insanca bir düzen” derken ve “bilim siyasetin önüne geçecek” hayalleri kurarken esasında herhangi bir toplumsal tabana dayanmadan kendi keyfi akıllarını fütursuzca dayatmaktan başka bir hayalleri olmayan, kendilerini, akıllarını pek önemseyen kalabalık bir güruh var. Başımız pandemi yüzünden değil ama o güruh yüzünden dertte.

Bence meselemiz gayet basit: Kaynakların ne kadarını sertleşme problemine, ne kadarını Alzheimer araştırmalarına tahsis edeceğiz? Kim karar verecek? Neye göre karar verecek? Hepsi bu.

Yazıp durduğum her şey, siz de farkındasınız, esasen bu sorunun etrafında dönüp duruyor.