Napolyon ve Chappe Telgrafı

Geçende Celal, fırında para üstü beklerken, Ruşen Çakır’ın Medyascope’da Sırrı Süreyya Önder ile bir program yaptığını söyledi. Ertesi gün, “şunu bir izleyeyim” dedim, televizyonun başına oturdum. YouTube’un açılmasını beklerken, içim sıkışarak, uzaktan kumanda ile minimum tuşa basarak programa nasıl ulaşacağımı düşünüyordum ki… YouTube, Çakır ile Önder’in programını en üstte, gözüme sokarcasına, “sen bunu izlemek istersin” diyerek, açıldı.

Paranoyaklık yapmak istemiyorum. Ama YouTube’de sıklıkla Medyascope filan izleyen biri değilim —çok daha sık yaptığım başka şeyler var. Daha genelde siyasi analizler izleyen biri de değilim. Hadi Celal’le aramızdaki diyalog telefonda geçmiş olsa, telefonlarımızda konuştuklarımızdan bizim hakkımızda bilgi topluyorlar, paylaşıyorlar filan diyeyim. Sokakta, fırında konuştuklarımızı da dinleyebiliyor, değerlendirebiliyor iseler… Vay geldi başımıza.

Eğer öyle değilse, YouTube benim geçmiş tercihlerimden yola çıkarak, yapay aklıyla bu performansı sergilemişse… Konuşulacak çok şey var. Esasında bugün, “piyasa değilse ne” minvalinde devam etmek niyetindeydim ama Funda Başaran’ın güzel yazısını okuyunca, kısa süre önce yaşadığım bu tecrübeyle birleştirmeye karar verdim.

Başaran’ın yazısını okumanızı, üstelik de devam etmeden okumanızı tercih ederim.

Başaran bir yerde diyor ki… “Bütün bunları yeniden düşünmemin nedeni elbette ki günümüzde, özellikle de pandemi koşullarında iletişim teknolojilerinin kullanımlarına, toplumsal anlamlarına dair yükselen tartışma. Bu tartışmalarda ileri sürülen argümanlar, işgal edilen konumlar, tarihin sürekli aynı biçimde yinelendiğine dair bir umutsuzluk yaratıyor. Geçmişin şimdideki izlerini bir zorunluluk olarak düşündüğümüz ölçüde ‘hep aynı olan’ bir zamansal döngünün içinde, üstelik de onu ‘kararlı’ bir ilerleme gibi algılayarak debelendiğimiz hissi kaçınılmazlaşıyor.”

Evet, YouTube’un bana ettiği, aşikâr görünüyor ki, tarihin tekerrür ettiği hissini uyandırıyor. Bir teknoloji üretiliyor. Birileri o teknolojiye yaslanarak evrenselci hayaller kurabiliyor mesela. Ama sonra Başaran’ın Chappe telgrafı misalinde de görüldüğü gibi, Napolyon denen bir adam, aynı teknolojiyi, tam zıddı amaçlar için istihdam ediyor ve evrenselci hayaller kuranların da hevesleri kursaklarında kalıyor. Şimdi, bir yandan yeni teknolojilerin sizi, beni, her birimizi özgürleştirme, bizi güçlendirme potansiyeli taşıdığını düşünür, hayal ederken, bir yandan da, beni bir yığın tuşa basmaktan kurtararak sevimli görünmeye çalışan YouTube’un yapay aklının benim hakkımda benim bile bilmediğim şeyleri bilebiliyor olması, dolayısıyla beni kendisine karşı aşırı güçsüz ve çaresiz bir pozisyona itmesi, bir zamanlar Fransa’da yaşananları andırmıyor mu?

Elcevap: Andırıyor.

Kendi koordinatlarımı net bir biçimde belirleyeyim: Tarih bitimsiz bir süreç. Tarih boyunca, Başaran’ın ima ettiği iki eğilim hep birbiriyle karşı karşıya geldi, bundan sonra da öyle olacak. Yani maç bitmeyecek. Gördüğüm gerçeklik bu. Bu gerçeklik karşısındaki tutumum ise, “iyi ki bitmeyecek”. Yani değer yargıları düzleminden baktığımda meseleye, “hah, bu defa kesinlikle bir daha ringe çıkamayacak hale getirdik hasmımızı” denemeyecek olmasını bir nimet olarak görüyorum, bir külfet olarak değil.

Dolayısıyla, yeni teknolojilerin de, bir yandan her birimizin elini güçlendiren, bir yandan da hepimiz adına karar verme şehveti taşıyan öznelerin elini güçlendiren potansiyelleri var. Biz, yani özgürleşmek isteyenler ile hepimiz adına doğru kararları verebileceklerini vehmeden sivri zekâlılar, bir defa daha ringde karşı karşıyayız.

Devam etmeden altını çizmekte fayda var, demiş oldum ki zımnen, o sivri zekâlıların iyi niyetli, kötü niyetli olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Napolyon’un da niyeti, kendine göre, muhtemelen iyi bir niyetti. Muhtemelen Stalin’inki de. Erdoğan’ınki ve YouTube’unki de öyledir. Mesele öznenin iyiliği kötülüğü, benim için ne iyilikler istediği filan değil. Mesele kararları kimin vereceği. Bu mevzuya, “piyasa değilse kim” diye geleceğim, başka zaman.

Bir defa daha ringde karşı karşıyayız. Bu rauntta ne olacağı, tarafların ne kadar maharetle dövüştüklerine bağlı olarak gelişecek. Bu raundu kaybedebiliriz, kazanabiliriz. Maç bitmiş olmayacak.

Bence meseleyi, Başaran gibi özneler açısından içinden çıkılmaz hale getiren, iki husus var. Yani çok husus var da, ikisini çok önemsiyorum ve dönüp dönüp onlardan söz ediyorum.

Birincisi, Başaran’ın yazısındaki karamsarlıktan da görüldüğü gibi, maçın bitmiyor olmasından duyulan kırgınlık. Böyle bir kırgınlık hissedebilmek için, demek ki diyorum kendi kendime, (a) maçın bitebileceğini varsayıyorlar ve (b) bitmesinin iyi bir şey olacağını… Bence bu varsayımlardan kurtulunduğu anda hayat başka türlü görünür.

İkincisi… Evet, ringdeyiz ve yine tastamam aynı özneler olarak. Ama başka hiçbir şey aynı değil. Hiçbir şey… Napolyon’un Chappe telgrafını kötü yola düşürdüğü dönemde Fransa’da yaşayanların yüzde birinin bile sağlıklı konutları yoktu. Kendi konutlarında temiz içme suyu yoktu. Akşam olduğunda evlerini aydınlatamıyorlardı. İstatistikleri hassas bir biçimde bilmiyorum ama mesela üçte biri bile okuma yazma bilmiyordu.

Devam etmeden… Napolyon’un Fransa’sında, yani o dönemin Fransa’sında, nüfusun tamamına okuma yazma öğretmek hayal edilse, toplumun iktisadi imkânları buna elvermezdi. Yani toplumun hayatta kalmak için gereken asgari mesaileri dışındaki bütün işler iptal edilse, onlara tahsis edilen kaynaklar okuma yazma seferberliğine aktarılsa, bugünkü okuryazarlık seviyesine ulaşılamazdı.  

O dönemde insanlar, şimdiki torunlarından, ortalama olarak en az yirmi yıl daha kısa yaşıyorlardı. Çok daha sağlıksız yaşıyorlardı. Çok büyük çoğunluğu, doğdukları noktadan otuz kilometre uzaklaşmadan, içinde büyüdükleri çevre dışında kimseyi görmeden yaşayıp öldüler.

Evet, evrensel hayaller kurabilenler vardı. Ama o hayalleri kurabilenler, o hayalleri kurmak için vakit ve kaynak ayırabilenler, nüfusun yüzde birini bile bulmuyordu.

Ve…

Chappe telgrafı, evet, mesajı kendisiyle birlikte hareket eden bir canlı olmadan taşımanın ilk uygulanmış misali olarak devrimci bir şeydi. Ama Fransa’dan Çin’e mesaj taşımak için de elverişli bir teknoloji değildi. Fransa ölçeğinde elverişli idi. O yüzden Fransa diye bir ulus-devlet doğdu. Birileri evrenselci hayaller kurarken başka kötü niyetliler ulus-devlet hayal ettiklerinden değil. Maddi şartlar o kadarına yetiyordu. Fransa ulus-devleti de, zaten, kendi dönemi için, evrensel bir şeydi, gerçekleştirilebilir evren o ölçekteydi.

Ringdeyiz ve hasmımız aynı ama ring aynı değil yani. Hasmımızın aynılığını abartıp, bu arada ne kadar çok iş başarmış olduğumuzu görmezden gelmenin de, Başaran’ın mensup olduğu kesimin çaresizlik hissinin kaynaklarından biri olduğunu düşünüyorum. Tekrarlayayım, elbette başka çok faktör daha var ama bir yanda “yahu yine mi” denmesine yol açan “bitecekti, bitmeliydi” varsayımı, öte yanda “ama aynı” varsayımı terk edilirse, hayat, bence bambaşka bir biçimde algılanabilir.

Algılanırsa ne olur?

Algılanmazsa, eğer şehirliler dediğim kesimler, Başaranlar filan, yani ringde kendimi yanlarında hissettiğim insanlar, Murat Sevinçler, Ümit Kıvançlar filan, meseleyi kapitalizm, küreselleşme filan gibi muğlak, tanımsız şeytanlarla açıklamaya başlar, sonrasında da “piyasa yerine biz karar vermeliyiz” noktasına çökebilirler. Yani tam karşıya. Napolyon kazanmasın diye kendileri Napolyon olmaya… Problemin Napolyon’dan kaynaklanmadığını, Napolyonluktan kaynaklandığını, Napolyon’un koltuğuna başkası otursaydı onun Napolyon olacaktı Napolyon’un ise muhtemelen bir özgürlük savaşçısı olacaktı olduğunu görmemeye…