Piyasa Değilse Kim

Kompleks sistemcilerin pek sevdiği, benim de sıklıkla verdiğim misali tekrarlayarak başlamak zorundayım —şehir misalini.

Önce zıddını, fabrikayı tarif edelim. Fabrikada üretim planlanır. Hangi tarihte, hangi saatte, hangi tezgâhta, hangi operasyonun yapılacağı, belirli bir süre öncesinden bellidir yani. Dolayısıyla o tezgâhta o saatte, o operasyonun yapılması için gereken malzeme de, miktarı da bellidir ve orada bulundurulması gerekir. Bütün bu işlerin planlandığı gibi yürüyebilmesi, yoğun bir bilgiişlem ihtiyacı doğurur ve o ihtiyaç, belirli bir departman tarafından karşılanır. Tezgâh başındaki işçinin veya hatta o işçinin ustabaşının filan, gerekli malzemenin ne zaman, nereden, kimin tarafından ve nasıl tedarik edileceği hakkında kafa yorması gerekmez.

Buna mukabil, siz mesela, internete gezinirken tesadüfen Roma’ya ucuz bir uçak biletine rast gelip, “ulan, neden olmasın” diye bir Roma seyahatine karar verdiğinizde, Roma’ya sizin geleceğinize dair bir bilgi gitmez. Yine de siz Roma’da aç kalmazsınız. Roma’da geçireceğiniz birkaç gün içinde ne yapacağınızı, hangi gün veya saatte nereyi ziyaret edeceğinizi siz bile bilmiyor olabilirsiniz. Yine de canınızın çektiğini bulursunuz. Roma esnafı size, “burada geçireceğiniz her bir günü önceden planlayın, her bir saatte neyi talep edeceğinizi kararlaştırın, bildirin ki hazırlıksız yakalanmayalım” demez ve yine de hazırlıksız yakalanmaz.

İkinci durumda, yani şehir misalinde, bilgiişlem ihtiyacı buharlaşmaz, yine orada duruyor. Ama artık dağıtılmıştır. Roma’daki esnafa dağıtılmıştır. Piyasa, budur. Kendi faşizan tahayyüllerini gölgede bırakıp görmemeniz için piyasa diye bir şeytanı öne çıkaranlar piyasayı nasıl tarif ederlerse etsinler, piyasa, özü itibariyle, bilgiişlemin dağıtıklaşmasından ibarettir. Bilgiişlemin dağıtıklaşması iyidir, çünkü doğurgandır.

Adım adım ilerlemeye çalışayım.

Piyasa değilse, fabrikadır. Başka alternatif yok.

Fabrika ise, faşizandır. Başka alternatif yok.

Fabrika ise, şüphesiz daha verimlidir. Tezgâhta belirli bir operasyon için belirli bir süre içinde yüz cıvata lazımsa, yüz cıvata —bilemediniz yüz on cıvata— bulundurulur. İsraf minimuma inmiştir. Envanter taşıma maliyetleri minimuma inmiştir. Herhangi bir anda herhangi bir şeyin tedarik edilememesi yüzünden işlerin aksaması ve zincirleme olarak diğer işleri aksatması ihtimali bertaraf edilmiştir.

Ama apaçık görünüyor ki, bunun birçok maliyeti var. Siz, daha Roma uçağına binmeden, Roma’da ne yapacağınızı kararlaştırmış olmalısınız. Roma’da gördüklerinizle baştan çıkıp, “bir de şu sokağa girivereyim” deme özgürlüğünüz kalmamıştır. Roma’da havanın beklenmedik kadar ısınması üzerine tahmin etmediğiniz kadar susamışsanız, katlanmanız gerekir. Ve saire…

Bir diğer maliyeti ise, Roma esnafının, sizin Roma’da harcamak için ayırdığınız bütçeden daha çok pay almak amacıyla sizi baştan çıkaracak yeni bir şeyler düşünüp tasarlamasına ihtiyaç kalmamıştır. Muhtemelen Roma Ticaret Odasının kendilerine tevdi ettiği listede bulunanı, gerekli zamanda tedarik etmekle mükelleftir. Hepsi bu. Kafa yormaları gerekmez artık, sadece işçilik.

Öyle bir Roma, müthiş verimle işler ve… Ölür. Çünkü kimsenin sizi baştan çıkarmak için ekstra çaba harcamak zorunda olmadığı bir Roma, kısa süre sonra, ziyaret etmek istenecek bir yer olmaktan çıkar. Bilgiişlemin merkezileştiği bir durumda da yaratıcı olunabileceği fikri, büsbütün saçma ve mesnetsiz bir efsanedir.

Buradan ikinci adıma geçebiliriz.

Dünyada her daim merkezi otoriteler —karar verici manasında otoriteler— oldu. Muhtemelen bundan böyle de olacak. Ama hayatı zenginleştiren her şey, ama her şey, o merkezi otoritelerin dışında, genellikle de o merkezi otoritelere rağmen oldu. Piyasada… Merkezi otoriteye göre değil, başka insanlara göre pozisyon alan özneler marifetiyle.

Fabrika, donuk bir sistemdir. Evet, fabrikalar da değişiyor, değiştiler. Ama eğer kendi hallerine kalmış olsalardı, her şey fabrikalaşmış olsaydı, fabrikalar değişemezlerdi. Değiştiler çünkü piyasa var. Dışarıda başkaları, fabrikayı daha verimli işletmek için bir şeyler üretiyor. Hâlbuki şehir piyasadır ve kendiliğinden doğurgan bir sistemdir.

İnsanlık tarihi, mevcudu dondurmayı, klonlamayı, çoğaltmayı dayatan merkezi otoriteler ile doğuran, mevcudu değiştiren piyasa arasındaki bir maçtan ibaret. Dolayısıyla ya oradasınız, ya burada. Geçenlerde dediğim gibi, ister dindar olun, ister milliyetçi, ister başka bir şey, ideolojiniz merkezi otoritenin mi piyasanın mı yanında olacağınızı belirlemez. Ama sosyalist iseniz, benim bildiğim kadarıyla, piyasanın yanında yer alamazsınız. Dolayısıyla, benim kavramlaştırmama göre, sosyalist iseniz, varacağınız yer faşizmdir. Yaratıcılığa övgüler düzüyor olmanız, kendinizi pek iyi, pek insancıl, pek demokrat görüyor olmanız mevzuu değiştirmez. Piyasa değilse, fabrikadır ve fabrika faşizmdir.

Buradan üçüncü adıma geçelim.

Piyasa bilgiişlem yükünü ve paralel olarak karar verme yükünü dağıtır. Piyasa karar vermez. Kararların verilmesi yükünü dağıtır. Dolayısıyla piyasada çok sayıda yanlış karar verilir.

Diyelim ki bir eğitim sistemimiz var ve sekiz yaşına gelmiş olan her çocuğun o yaştan sonra hangi basamaklarda nerede okuyacağı merkezi olarak kararlaştırılıyor. Alternatifi de, günümüzde Türkiye’de uygulanan sistem olsun. Yani her ebeveyn, kendi çocuğunun hangi aşamada nerede okuyacağı hakkında kafa yormak zorunda. Alternatifleri değerlendirmek zorunda. Erişebileceği alternatifler arasından birini seçmek zorunda. İkinci durumda, sayısız ebeveyn ve sayısız genç, yanlış kararlar verebilir. İlk durumda yanlış karar diye bir şey yok. Çünkü karar yok. Seçenekler yok.

İlk durumun dayatıldığı bir toplumda yaşıyor olsanız, kısa sürede o konfora alışırsınız. Size son derece normal gelmeye başlar. Son derece düzgün bir sistem. Ama karar verme yükünden kurtulmanın ciddi bir bedeli var: Karar vermenin size dayattığı, o dayatma yüzünden edindiğiniz bütün donanımdan mahrum kalırsınız. O donanımdan mahrum bireylerin toplumu da, ne kadar olursa işte… Bir Roma yapamaz mesela.

Yukarıda “piyasada yanlış kararlar verilir” dedim, çünkü doğru/yanlış karar kavramlaştırması pek seviliyor. Esasen benim açımdan böyle bir kavramlaştırma pek problemli ama o mevzulara girmeden devam edeceğim. Piyasada verilen kararların yanlışlıklarından yola çıkarak piyasaya taarruz edenlerin ihmal ettiği şeylerin başında, kazanılacaktı olduğu halde kazanılamayan donanım geliyor. İki Almanya birleştiğinde, iki Almanya’nın vatandaşlarının arasındaki o donanım farkının ne manaya geldiği de görüldü. Daha ciddi misalleri pas geçelim, bugün hâlâ, bir proje takımı olan Leipzig dışında, Doğu Almanya’nın Bundesliga’da temsilcisi yok.

Yanlış karar vermek dünyanın sonu değil. Ama karar verme mecburiyetinin ortadan kalkması dünyanın sonu. İnsan, kadim bilgeliğin de tarif ettiği gibi, karar vermek zorunda olan ve verdiği kararların mesuliyetini sırtlanmak zorunda olan bir şeydir. Öyle olduğunda insandır.

Şimdi dördüncü adıma geçebiliriz.

İnsanın diğer insana eşitliği, kendisi hakkındaki kararları verme konusundaki eşitliğinden ibarettir. Kendisi hakkındaki kararları Paşa tarafından verilen bir besleme, Paşa konağındaki bütün maddi nimetlerden Paşa ve ailesi kadar sebeplense bile eşitlenmiş olmaz.

Piyasa değilse fabrikadır ve fabrikanın esası, herkes için doğru kararları vermekle yükümlü bir merci ve başkalarının verdiği kararları tatbik etmekle yükümlü yığınlar arasındaki hiyerarşidir. 1990’larda derinleşmeye başlayan ve içinde debelendiğimiz kavramsal krizde kapitalizm/neoliberalizm/küreselleşme üçlüsünü öne çıkarıp “oh buradan bize ekmek çıkar” diye avuçlarını ovuşturanlar, esasında piyasaya düşmanlık edenler, şimdi, pandemi krizi derinleştirince, seslerini yükselttiler.

Çünkü…

Kafalarına göre fabrikalaştırdıkları demokrasilerde, karar verme mercilerini ellerine geçirmişlerdi ve 90’larla birlikte bu düzen iflas etti. İflas, onların iflasıdır aslında.

Sencer Ayata’nın mesela, sicili belli. Fabrikanın işçilerinden değil de karar vericilerinden olmak için ne lazımsa yapmış. Ama fabrikanın düzeni bozulmuş. Karar veriyor ama tatbik eden yok. Buna da fena halde içerliyor olmalı. Yeniden bir fabrika düzeni tesis edilsin, herkes yerini ve haddini bilsin. Yani Ayata işçileri ikna etmek filan zorunda kalmasın, onları ikna etmek için ne gerekiyor düşünmek zorunda kalmasın. O, işçiler dâhil herkes için neyin doğru olduğunu biliyor. İşler yolunda gitmiyor, çünkü onun verdiği doğru kararlar tatbik edilmiyor. Şimdi, pandemi sayesinde, yeniden bilim —yani siz onu Ayata’nın kararları olarak okuyun— galip gelecek. Filan.

Esasen iflas eden, Türkiye’de Ayataların, ABD’de çoğu New York’ta mukim küstah seçkinlerin fabrikaların üst katlarındaki konforlu mekânlarında, piyasadan bağımsız olarak yapıp ettikleridir, piyasa değil. Ve şurada şunun, burada bunun verdiği yanlış kararı bahane edip, “gördünüz mü bak, kararları vermeyi bize, bilenlere bırakmalıydınız” diyorlar, pişkince.

Bilim karar vermez. Veremez.

Türkiye normali çoktan unutmuş bir ülke. Ama mesela Almanya’da pandeminin yönetiminde mesuliyet sahibi bir bilim kurulu var mıdır? Herhalde vardır. Bir takım kararlar verdi. Verdiklerini güncelledi, filan. Eğer o kurulda şu bilim insanları değil de bu bilim insanları olsaydı, tastamam aynı kararlar çıkmazdı. Nitekim bir yığın aykırı ses çıkıyor. Bilim, o aykırı sesleri de ihtiva eden şey, karar verici koltuğunda oturanların tek sesi değil.

Ama Türkiye’de, hangi kesimden olursa olsun, kimsenin aykırı bir sese tahammülü yok. Delil mi istersiniz? Ayşegül Karakülhancı Almanya’dan bildiriyor. Almanya’da, aralarında ciddi bilim insanları da olan, pek çok komplocu da barındıran, sağcısıyla solcusuyla bir yığın insan, devletin politikasına itiraz ediyor. Karakülhancı yaşananları olabildiğince objektif olmaya ihtimam göstererek aktardıktan sonra eklemek zorunda hissediyor kendisini…

“Alınan önlemlerin birbiriyle çelişen tarafları olduğu için eleştirel düşünmekte tamamen haksız sayılmayabilirler. Devletlerin salgına karşı verdikleri tutarsız tepkiler, bir çok alanda hazırlıksız ve kontrolsüz yakalanmaları da komplo teorilerini güçlendirecek bir ortam yarattı. Ancak salgını reddetmek, koronanın ne denli ölümcül olabileceğini, vücuda verdiği zararları görmezden gelmek, can kayıplarını azımsamak, bilimsel verilere ve bilime güvenip bilim insanlarının veri toplamasını beklemekten başka bir çıkış yolu aramak, akıldan uzaklaşmak da antisemitizm ve yabancı düşmanlığı tehlikesini güçlendiren yollara dönüşebiliyor. Sorgulamakla komplo mitleri yaratmak arasındaki ince çizgiye çok dikkat edilmesi gerekiyor.”

Piyasa dediğiniz şey, esasında, işte Almanya’da o seslerin de çıkabilmesini sağlayan şey. Ama farklı seslerin, farklı taleplerin, farklı bakış açılarının ortaya çıkması, Türkiye’den bakan herkeste derhal bir ürkmeye yol açıyor ve merkezi karar vericinin verdiği kararlara bir itaat telkin etme ihtiyacı hissediliyor.

Kimisi beka, kimisi vatan, kimisi ezan, kimisi bilim… Herkesin arkasına saklandığı şey farklı olsa da, esasen herkes piyasaya karşı ve karar verme tekelini eline geçirmek, elinde tutmak derdinde.

Daha uzatmayayım, devam ederiz.

Netice olarak, daha önce dediğimiz gibi, bir tek problemimiz var: Kararı, kararları kim verecek? Piyasa değilse, kim?