Piyasa ve Müzakere

Çok yıllar önce, yine bir 24 Nisan’da, yine 1915 mevzuu alevlendiğinde, “kardeşim açsınlar arşivleri, bütün tarafların tarihçileri incelesinler, karar versinler, biz niye birbirimizi paralıyoruz” mealindeki görüşümü kayda da geçirmiştim. Kimdi bunları yazıp çizen? Ben. Kim yani? “Bilim sizin ondan beklediğiniz işi yapamaz, kararları veremez” diyen ben.

Yaptığım zevzekliği, yıllar sonra, Şükrü Hanioğlu, Sabah’taki köşesinde, mevzu hakkında, benim gibi laflar edenlere karşı, kendi kibar lisanıyla, mealen, “hop n’luyoruz, 1915 hakkındaki kararları tarihçilerden bekleyemezsiniz, hepiniz bir zahmet kendinizi yükün altına dürmelisiniz” dediğinde fark etmiş, fena halde utanmıştım.

Arkasına saklanmaya kalkmayacağım, yaptığım ayıbı arkasına saklayabileceğim kadar cüsseli değil ama yine de bir mazeretim olduğunu düşünmüştüm. Arşivlerde bir takım belgeler vardı. Olduğu söyleniyordu. Ama o belgeler tarihçilere açık değildi.

Yani?

Bazı belgeler vardı ve o belgelerde neler olduğunu birileri biliyorlardı. Benim, bizim bilmemizi doğru bulmuyorlardı. Mazeret işin şurasında: Eh, karar vermem için lazım gelen bazı bilgilerin eksik olduğunu biliyordum hiç değilse. Dolayısıyla kararımı verememiş olmam anlaşılabilir bir şeydi. Mazeretin cüssesinin kifayetsizliği, “açın ulan arşivleri, öğrenelim, kendi kararımızı verelim” demek yerine, “tarihçiler karar versin” dememden kaynaklanıyor.

Gelelim güncel mevzumuza, yani piyasaya.

Demek ki neydi? Bir yerlerde bir takım belgeler vardı. Birileri o belgelerde neler olduğunu biliyordu. Ve… Bizi onları bilmekten muhafaza ediyorlardı. Kendileri bilebilirdi/biliyorlardı. Biz bilemezdik, bilmemeliydik. Bilirsek maazallah, düşüp bir tarafımızı kırabilirdik. Aha işte o zevat, ben bildim bileli, piyasaya karşı. Öyle herkes bilirse olmaz. Bilmeyi hazmedebilecek, bilmenin hakkını verebilecek, omuzları bilmenin yüklediği ağır yükü taşıyabilecek kadar güçlü olanlar hepimiz adına bilecek ve karar vereceklerdi, 1915’te olan neymiş.

Yani kimler?

Eh, zatıâlileri elbette.

Kapitalistlerin bir bölümü batıyor, nesi var nesi yoksa kaybediyor. Yerlerine başkaları geçiyor. Biz o çıtanın üzerinde kalanlara kapitalist diyoruz. Benzer şekilde, bilenler, bildiğini düşünenler, bildiğine göre verdiği kararların başka herkes tarafından karar olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünen ve bize dayatanlar da değişebiliyor. Seçimle mesela. Ama işte taraflar değişmiyor —Funda Başaran’ın geçen gün değindiğim yazısında “ama hep aynı döngü” derken kastettiği şeyin bu olduğunuzu zannediyorum. O tarafa geçenler, mesela 1915 hakkında, bu taraftayken olduğu gibi olmuyorlar. Sadece 1915 hakkında değil, başka hususlarda da…

Daha önce yazmıştım, iktidar ile muhalefet simetrik değil. Muhalefetteyken herhangi bir konudaki kararı istediğiniz kadar erteleyebilirsiniz, iktidarda öyle bir şey mümkün değil. Pandemi varsa, yapılabilir olan neredeyse sınırsız kombinasyondan sadece birini seçmeniz gerekiyor mesela. Dolayısıyla iktidar ile toplum arasındaki ilişkinin biçimsizliği bir biçimde anlaşılabilir bir şey. Seçimle iş başına gelmiş bir iktidarsanız, 1915 hakkında, daha önce konuştuğunuz rahatlıkla konuşamayabilirsiniz, anlaşılır.

Mesele başka yerde. Kendisi veya desteklediği parti iktidarda olmadığı halde, siz “1915” dediğinizde yerinde zıplayan geniş bir kesim var. Resmi görüşü kabul etmiş, onaylamış. Arşivlerde ne olduğunu bilmiyor, merak etmiyor, bilmeyi talep etmiyor. Üstelersen “ben tarihçi değilim” gibi bir müdafaa hattı var. Eh haklı, o maliyeci mesela. Öteki ziraat profesörü. Beriki tıpçı. Her birisi, kendi alanına dair herkesin kararını kendilerinin vermeleri gerektiğinden eminler. 1915 hakkındaki kararı da onların adına birileri vermiş.

Piyasaya bu yüzden karşılar.

***

1915 hakkındaki kararı neden tarihçiler veremez?

Tarihçiler 1915’te neler olup bittiğinin olabildiği kadar teferruatlı bir fotoğrafını çıkarabilirler olsa olsa. Genelde o fotoğraf parçalardan yeniden yapıştırıldığı için, orası burası eksik olabilir. Eski olduğu için yüzler yeterince tanınmıyor olabilir. Ama meselemiz orada değil, varsayalım ki eksiksiz bir fotoğraf çıkarıldı. 1915 tarih biliminin konusudur, 1915 hakkında karar vermek siyasi bir mevzu.

Siyasi? Yani müzakere konusu.

Bilim alanında sıklıkla ihtilaflar ortaya çıkar. Ama ihtilaflar müzakereyle çözülmez, gerçeklikle test edilir, yani deneyler planlanır, gerçekleştirilir ve öyle çözülür. Çözülebiliyorsa öyle çözülür, çözülemiyorsa o ihtilafla birlikte yaşanır, çözülene kadar. Ama 1915’te olup bitene soykırım mı denecek, tehcir mi denecek, karşılıklı kıyım mı denecek, her kafadan bir ses çıkabilir ve asla mutabakat sağlanmayabilir. Normal şartlarda sağlanmaz. Sürekli bir müzakerenin mevzuudur o iş.

Müzakere siyasetin piyasasıdır, piyasa iktisadi alanın müzakere zemini.

Bu yüzden, 1915 hakkında veya mesela şimdi uygulanan pandemi tedbirleri hakkında kendisinin şüphe etmeden kabul ettiği neyse onu kabul etmeyen herkese, o herkesin her türlü alternatif kavrayışına karşı olanlar, o kavrayışlar Türkiye’nin kabuller zemininden temizlenmeden rahat uyku yüzü göremeyecek olanlar, öte yandan da sırf üstünde Burberry markası var diye 40 liralık kotun 300 dolara satılabilmesine de, ilaç endüstrisinin Alzheimer dururken sertleşme problemine on kat fazla kaynak ayırmasına da ifrit oluyorlar.

Ömrümün çok uzunca bir bölümü, siyaset ve piyasa olmadan bir toplumun işletilebilir olduğunu, işletilebilir ne kelime, öyle bir toplumun mükemmel bir toplum olacağını varsayanların bu varsayımlarını nasıl inşa ve muhafaza ettiklerini anlamaya çalışmakla geçti. Hâlâ da aynı işteyim. Burada yazdıklarımın kahir ekseriyeti o anlama çabasının bir parçası. Platon derken, Aydınlanma aklı derken kastettiğim şey, doğru dürüst bir envanterini çıkaramamış olduğum o varsayımlar seti.

Elbette öyle bir varsayımlar setine sahip olup da siyasetsiz ve piyasasız bir dünya hayali kuranlar, yani ciddiye aldığım, ciddiye alınacak, ciddiye alınmayı hak eden insanlar son derece sınırlı bir zümre. Çoğunluğun öyle —veya başka türlü— bir varsayımlar seti bile yok. Müzakere etmeyi, birilerini ikna etmeyi bilmiyorlar. Müzakere etmek için gereken donanımı biriktirmeye hevesleri ve niyetleri yok. Bakıyorlar ki “bilim” diyene iltifat ediliyor, hep bir ağızdan “bilim” diye bağrışıyorlar.

Onları suçlayamayız.

Neticede bütün kritik meselelerde, 1915 meselesinde olduğu gibi, karar süreçlerinin dışında tutulmuşlar. Haddini bilmeyen birileri, “ay bu bilgi çok ağır, sen taşıyamazsın, senin yerine ben taşıyayım” demiş, işler böyle gelmiş. Şimdi de hayalini kuruyorlar ki, pandemiden istifade, sallanan koltuklarını tamir edecekler.

Böyle gelmiş. Ama böyle gitmeyecek.