Yolun Başındayız

Bir ay kadar önce, virüs sonrası hakkında genel ve derli toplu bir değerlendirme yapayım diye klavyenin başına oturdum. Çok uzadı. “Bunu blogda yayınlayamam, kitap yapmaya çalışayım” dedim. Ağır ağır ilerliyor ama bir hale yola girer mi, emin değilim.

Başlangıç noktam şöyle bir şeydi: Bu pandemi, bir yanıyla son derece sıradan bir şey —teslim edersiniz ki, bu önermeyi ayakta tutabilmek için çok ve sağlam destek gerekiyor ve onun için de sayfalarca yazmak gerekiyor. Bir başka yanıyla ise, insanlık tarihinde benzeri olmayan bir şey. İnsanlık, son derece sıradan bir şeye, tarihte hiç olmadığı kadar muazzam ölçekte —bence lüzumsuz ölçüde orantısız— bir reaksiyon gösterdi.

Yani pandeminin kendisi sıradan bir şey ama ona gösterdiğimiz reaksiyon son derece benzersiz, orijinal bir şey. Bu da bir soru doğuruyor. Neden son derece sıradan bir şeye bu kadar orijinal bir reaksiyon ürettik?

Kendimce üç cevap bulmuştum.

Birincisi, canımız dedelerimizin canından daha kıymetli. Ümit Kıvanç canımızın kıymetlenmesini de bir adileşme olarak okuyor, ama ona yaranma şansımızın olmadığını zaten öğrenmiştik. Hiçbir şey yapmasak, insanları kayıtsızca ölüme terk ettiğimiz için fırça yiyeceğiz —yedik. Bir şeyler yapsak, öyle mi yapılır diye… Çok şey yapınca da, cefa ile baş etmeyi bilmez hale geldik diye… Ama benim açımdan, canımızın —insan canının— kıymetinin artması olumlu bir şey. Bunu da uzun uzun anlatmak zorunda kaldım yazmaya çalıştığım şeyde.

İkincisi… Ümit Kıvanç’ın göndermesiyle okuduğum Işın Eliçin – Paul Arbair söyleşisinde pandemiye karşı bir yığın uyarı olduğu halde devletlerin yeterince hazır olmadıkları iddia edilse de, bence, hazırlıklı olmamız da tedbirleri abartmaya katkı yaptı. Hazırlanmış raporlar başımıza gelenden daha büyük bir felaketin de ihtimal dâhilinde olduğunu iddia ettiği için, devletler “ya bu pandemi o sözü edilen pandemi ise” diye endişe ettiler.

Ama bence esas mühim faktör üçüncüsü. Geçende kullandığım metaforla, kısa bir pandeminin gölgesinin uzunluğunu, güneşin batıyor olmasıyla açıklayabiliriz.

Eliçin’le söyleşisinde Arbair’in de benzer şeyler söylediğini düşünüyorum. O da bir medeniyetin, sanayi medeniyetinin sonunun geldiğini söylüyor. 2008 krizinin aslında çözülmediğini, pandemiden önce yaşadığımız sıkıntıların da o çözülememişlikten kaynaklandığını iddia ediyor. Sonuna kadar katılıyorum. Bu blog da, daha önce muhtelif ortamlarda yazıp çizdiklerim de delil ki, bir kavram krizinde yaşadığımızı, yaşadığımız krizin sanayinin son krizi olduğunu iddia edip duruyorum —yirmi yılı aşkın süredir.

Arbair’in sözünü ettiği 1972 tarihli Ekonomik Büyümenin Sınırları tezi, 1970’lerin ilk yarısında pek moda olan bir dizi çalışmadan biriydi. 1950’lerin ortalarında Jay Forrester tarafından geliştirilen bir tekniğe, Sistem Dinamiğine yaslanıyordu. O dönemde enerji dağıtım şebekelerinden sahil kasabalarının gelişimine ve çöküşüne kadar pek çok mevzua tatbik edilmişti Sistem Dinamiği. Hatta bence Isaac Asimov’un Galactic Empire ve Foundation dizileri, bir Sistem Dinamiği modelinin etlendirilmiş halidir.

Ben Sistem Dinamiği ile 1979-80’de tanıştım. Yarım bıraktığım doktora tezimde de, Sistem Dinamiği tekniğinin yardımıyla, modernleşmiş ve modernleştirilmiş toplumların arasındaki etkileşimi araştırmaya çalışıyordum. Anadolu Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü son sınıflarına seçmeli Sistem Dinamiği dersi açtım, yıllarca verdim. Bildiğim kadarıyla lisans seviyesinde bu dersin verildiği biricik misaldir.

Benim bildiğim kadarıyla, Sistem Dinamiği problem çözme konusunda pek de etkili bir teknik değil, yaklaşımdan problem çözmesi beklenmez. Yani onu kullanarak, mesela işler bir enerji dağıtım şebekesi kuramazsınız. Ama sistem dinamiği size, dinamik bir sistemin içyüzünü kavramak konusunda olağanüstü destek olur.

Bu uzun parantezden sonra diyebilirim ki, Ekonomik Büyümenin Sınırları hakkında Sistem Dinamiği tekniğiyle yapacağınız öngörüler çok işe yarayışlı olamaz ama teknik, sistemin işleyişi, aksaklık ihtimalleri, tıkanma ihtimalleri ve saire hakkında olağanüstü bir vukuf sağlar. Arbair de benzer şeyler söyledikten sonra, 72 tarihli tezin öngörülerinin de gerçeklikle onaylandığını ilave ediyor, haklıdır. Çünkü çalışmaya konu olan dinamik sistemin —ekonomik büyümenin— temel varsayımları, 1970’lerden bu yana, pek de değişmedi. Yani kavramsal haritamız değişmedi. Sistem Dinamiğinin öngörüleri nerede çuvallar? Paradigma değişikliğini öngöremez ve paradigma değişiminden sonrası hakkındaki tahminler yapamaz. Sistemin temel varsayımlarının değişimi emergent bir haldir, zuhur eder. Zuhur edecek olanın ne olacağını ne Sistem Dinamiği ile ve ne de başka bir metotla tahmin edemezsiniz.

Şöyle söyleyeyim. Kolomb Hindistan’a ulaşmak için yola çıktığında, eldeki verilerle bakıldığında, Avrupa’nın bir istikbali yoktu. Arada bir kıta olmasaydı da Kolomb Hindistan’a ulaşabilseydi bile. Kolomb Hindistan’a ulaşamadı, arada mevcudiyetini yola çıkmadan önce bilmediği, sonra da mana veremediği bir kıta vardı. O kıtada da kolayca çalınabilir mebzul miktarda altın. Hiçbir modelin ve tekniğin Kolomb yola çıkmadan önce öngöremeyeceği o şey, Avrupa’nın ve dünyanın kaderini değiştirdi.

Dolayısıyla…

Şimdi Sistem Dinamiği ile veya başka yollarla yapılan bütün modellemelerin “yolun sonuna geldik” sonucuna varmaları anlaşılır bir şey. Ama insanlık tarihinde ilk defa bir yolun sonuna gelmiş değiliz. Bu son da olmayacak. Sistem Dinamiği bize, “buradan sonra yol yok” demez, diyemez. “Bizi buraya kadar getirenlerle yola devam edemeyeceğimizi” söyler. Yıllardır diyegeldiklerimi diyebilmemi de, “bu iş bitti, bir kriz geliyor ve o da sanayinin son krizi olacak” dememi de, Sistem Dinamiği nosyonuna borçluyum. Bu krizden nasıl çıkılacağı hakkındaki varsayımlarımı ise karmaşıklık nosyonuna —ona geleceğiz.

Friedman haklıydı. Bir nokta gelir, o noktaya kadar gerçekçi görünmeyen, imkânsız görünen birçok şey, kaçınılmaz görülmeye başlar. Biz o noktaya gelmiştik ama gelmemişiz gibi yapmayı sürdürebilmek için, Arbair’in sözünü ettiği bir yığın manasızlığı göze aldık —devletler öyle yaptılar. Pandemi gibi bir felakete ihtiyaç vardı. Pandeminin gölgesi, bence, bu yüzden kendi boyundan misliyle uzun oldu.

İmdi…

Sistem Dinamiği durağından geçene kadar, her şeye rağmen, Arbair ile yan yana yol alıyorduk. Sonra karmaşıklık mevzuuna gelince yollarımız ayrıldı. Arbair, Joseph A. Tainter’in The Collapse of Complex Societies adlı kitabına da gönderme yaparak, fazla karmaşıklaştığımızı, basitleşmemiz gerektiğini söylüyor mesela. Ben Tainter’in kitabından söz etmeden, o kitaptaki iddialar hakkında yazmıştım.

Tainter’in —ve dolayısıyla Arbair’in— atladığı şey şu: İnsanlık tarihinde karmaşıklık yönetilemediği için daha önce de krizler vuku buldu, evet. Ama o krizler, sistemleri basitleştirerek çözülmedi. İnsanlık tarihinin belirli dönemlerinde kısmi basitleştirmeler yaşanmıştır —mesela Nazi Almanya’sı daha önceki Almanya’ya kıyasla daha basitti. Ancak tarihin oku, bariz bir biçimde, daha da karmaşıklaşma istikametinde.

Bağlantısını verdiğim yazıda da dediğim gibi, “bütün krizler sistemin karmaşıklaşmasına paralel bir kapasite artışı gerçekleşmediğinden vuku bulmaz. Bugün içinde yaşadığımız kriz, tam tersi bir halden kaynaklanıyor. Bilgiişlem ve iletişim kapasitemiz olağanüstü arttı ama sistemin karmaşıklığı ona uyum sağlayamadı. Yani —bir defa daha— meselemiz karmaşıklık değil, gereğince karmaşık sistemler kuramamış olmamız.”

Teknik olarak bakacak olursak, ekonomik büyümenin sonuna geldiğimizi söylemek için nesnel bir zeminimiz yok. Ekonomik büyümenin bildiğimiz yollarla sürdürülmesinin sonuna geldik. Verimlilik artışı sürdüğü sürece büyüme de sürebilir. Bütün faktörler açısından verimlilik artışı ise, bana, sürdürülebilir görünüyor. Yani daha az insan emeği, daha az tabii kaynak, daha az sermaye ile daha çok üretim yapmak hâlâ mümkün. Esasında manasız ön yargılarımızdan kurtulduğumuzda, verimliliğin ciddi ölçüde sıçrayacağını düşünüyorum.

Daha çok üretim?

Durun ürkmeyin hemen. Mesela Wikipedia da bir ürün ve üretiliyor. Her yönüyle Britannica’dan daha karmaşık bir ürün ve Britannica’nın üretilişinden çok daha karmaşık yöntemlerle üretiliyor.

Emniyetle söyleyebilirim ki, buradan sonraki yolu açmak için daha karmaşık (complex) sosyal organizasyonlara ihtiyacımız var, basitleştirmeye değil. O sosyal organizasyonları kuracağız. Ve yine emniyetle söyleyebilirim ki, yapacağımız her neyse onu, zaten şu anda dolaşımda olan bileşenlerle yapacağız. Yeni icat olan şey, onların bugüne kadarkinden çok farklı olan örgütlenmesi olacak. Evrim insanı yapmak için farklı aminoasitler icat etmedi, aynı aminoasitleri farklı bir biçimde örgütledi.

Basit bir misalle bitireyim.

Facebook diye bir şey var malumunuz. Dünyayı daha önce olmadığı kadar karmaşıklaştırdı, çok sayıda insanı oyuncu yaptı, başka türlü kurulması ve sürdürülmesi imkânsız olan ağların kurulmasını ve sürdürülmesini sağladı. Ama kendisi basit ve geleneksel bir süreçte üretildi. Ve… Başlangıçta hiç akılda olmayan bir şey zuhur etti, bizim hakkımıza ciddi miktarda veri birikti. O veri de bir yığın başka karmaşıklığa imkân sağladı ama paralel olarak da istismara sebep oldu.

Şimdi düşünün ki, açık kaynak bir Facebook üretildi.  Üretim tarzı, Facebook’un şimdiki üretim biçiminden çok daha karmaşık olacak. Birbirinden haberdar olmayan sayısız insan o üretime kendi fikirleri ve emekleri ile katılacaklar. Kullanıcıların verilerinin istismar edilemeyeceği garanti altına alındığından, insanlar Facebook yerine onu tercih edecekler. Otoriteler kişilerin paylaşımlarını takip edemeyecekler. Ve… Onca şikâyet ettiğiniz olağanüstü servetlerden biri ortadan kalkacak.

Yani…

Problemlerimizi sadeleşerek değil karmaşıklaşarak çözebiliriz. Bunun için de kontrol saplantısı başta olmak üzere birçok saplantıdan kurtulmamız gerekiyor, başka malzemeye ihtiyaç yok. İnsanlara güvenmemiz gerekiyor— o güveni duymak için insanların o güveni hak ettiklerini ispatlamalarını beklemeden.

Karmaşıklaşma, özü itibariyle, daha önce defalarca iddia ettiğim gibi, bilgiişlemin dağıtıklaşmasını gerektirir ve o dağıtıklaşma sayesinde gerçekleşir. Eğer Sistem Dinamiği tekniğini medeniyetin karmaşıklaşma sürecine tatbik ederseniz görebilirsiniz ki, daha çok insanın daha çok insana daha çok güven duyduğu ve her birinin daha çok bilgi işlediği bir yolun henüz başlarındayız. Yol açık ve uzun. Manzarası da güzel görünüyor.