Bahçemiz Bile Yok

Aslı Biçen’in Duvar’daki yazısı çok şey söylemeye imkân sağlıyor. Hepsini herhalde söyleyemem ama birazı bile bir şeydir herhalde.

Batı’da bir şey görmüşüz, beğenmişiz —Biçen’in yazısındaki misalimiz güzel bahçeler. İlk reaksiyonumuz, bilgisayarların dilimize soktuğu terimle default reaksiyonumuz, “bizde yoktur, olmamıştır.”

İlk anda aklıma geliveren birkaç soruyu sıralayıvereyim:

  1. Default değerleri “bizde olmamıştır, yoktur” olan bir özne olarak biz nasıl bir özneyiz? Ne zaman ve neden bu özne haline geldik?
  2. Bizim dedelerimizin Batılıların dedelerinin akıl ettikleri ve yaptıkları hiçbir iyi/güzel şeyi akıl etmiş ve yapmış olamayacakları ön kabulünün kaynağı nedir?
  3. Aynı ön kabulün bugün yaşamakta olduğumuzu biçimlendirmekte tesiri nedir?
  4. Biçen’in hayranlık duyduğu Batılı bahçelerin arkasındaki anlayış sahiden iyi/güzel bir şey mi? Alternatifi var mıydı? Muhtemel alternatiflerin arasından birinin diğerlerini alt etmesi nasıl gerçekleşti?

***

Bir kişinin —mesela benim— default değerleri, iddiam o ki, bilinçli tercihlerinden daha müessirdir. Bilinçli tercih ifadesini, “default olmayan her şey” manasında kullanıyorum. Müessir derken ise… Mesela, gördüğü, iyi/güzel bir şey olduğunu düşündüğü herhangi bir şeyi kendisinin yapmamış/yapamaz olduğunu bilinciyle idrak eden bir öznenin kendisiyle barışık bir hayat kurabilmesi, yapmamış/yapamaz olduğu her ne ise onunla sağlıklı bir ilişki kurması, kendi potansiyelini harekete geçirmesi bence ihtimal dâhilinde.

Ama…

Gördüğü ve hayranlık duyduğu herhangi bir şeyi otomatik olarak ötekine referanslayan bir özne, tedavisi hiç mümkün olmayabilecek bir aşağılık kompleksiyle malul demektir. Yaşadığı, tecrübe ettiği acıların kaynağını teşhis etmesi bile mümkün olmayabilir. Kendisini sürekli olarak öteki ile tarif etmek zorunda kalır. Sürekli olarak bir diken üstünde olma halinde yaşar. Yapabilir olduklarını, yapabilmek için gerekli donanıma sahip olduklarını bile yapamaz hale gelir. Neticede, ötekinin yaptığı her şey —mesela bahçeler bile— bir kıymet halini alır. O bahçelerin doğruluğu/yanlışlığı, iyiliği/kötülüğü, güzelliği/çirkinliği değerlendirilemez olur. Ve dolayısıyla, o haletiruhiye, mütemadiyen kendisini besleyen bir pozitif geribildirim döngüsü olarak, özneyi baskılar. Giderek öznenin biricik tayin edici kimliği olur.

Genelde bütün modernleştirilmiş toplumların, mesela bütün Ortadoğu’nun, dolayısıyla Türkiye’nin uzun süredir yaşadığı bütün açmazların esas ve biricik sebebinin, bir tarihte tetiklenmiş ve uzun süredir kendisini besleyen bu haletiruhiye olduğunu düşünüyorum. Benzeri, daha küçük ölçekte, Kürtler tarafından Türklere karşı çalışıyor gibi görünüyor.

Demem o ki, esasen algılandığı gibi bir öteki yok ve dolayısıyla ona referansla tarif edilen bir biz yok. Bizi yaratan ve sonra da ırgalayan hemen her şey, işbu dinamik içinde üretilmiş bir şey. İddiamın iddialı tarafının altını çizeyim, güme gitmesin: Bizden yola çıkarak bir öteki tarif etmiş değiliz, her bir şeyi iyi/doğu/güzel yapan bir öteki hayal edip, onun öteki olarak bir biz tarif etmiş haldeyiz. Hem biz ve hem de öteki kategorilerinin tamamen bir kurgu olduğunu, bizim ürettiğimiz şeyler olduğunu, dolayısıyla onları yeniden tarif edebileceğimizi, imha edebileceğimizi göremez haldeyiz.

Her bir şeyi doğru dürüst yapan muhayyel bir öznenin sarsak, biçimsiz öteki olarak yaşayıp durmak dinmez bir acı ve dolayısıyla sürekli bir hassasiyet doğurduğu için de, kolaylıkla tam ters tarafa savrulabiliyor, tarihte eşinip, müthiş işler becermiş olduğumuza dair deliller arıyoruz. Kemal nasıl devrim yaptı ama, Mehmet çağı değiştirdi, filan. Bu telafi çabaları, kastedildiğinin aksine, bugünü daha da imkânsızlaştırıyor, o da ayrı.

Aslı Biçen diyor ki, “Yine bu yazıdan, 16. yüzyıldan itibaren kendini bulan, Necipoğlu’na göre İslam bahçelerine değil Roma-Bizans villa geleneğine dayanan, doğalla hemhal olmuş, biçimi fazla önemsemeyen bahçecilik kültürünün, başka imparatorlukların gösterişli formel bahçeleri karşısında sönük bulunarak 18. yüzyılda terk edildiğini öğrendim.” Bahsettiği yazı Gülru Necipoğlu’nun bir makalesi. Tespitin başka hususlardaki verilerle de desteklendiğini, ötekinin 17. Yüzyıl sonlarından itibaren biçim kazanmaya başladığını, 20. Yüzyıl başlarına kadar da bizin inşasının sancılı sürecinin yaşandığını düşünüyorum.

Daha önce işaret etmiş olmalıyım, Feyerabend bir yerde, Meiji restorasyonu döneminde Japonların, kabaca, “Batılı dünya tasavvuru barbarca bir tasavvur ama onun karşısında yok olmamak için o tasavvura makbul bir şeymiş gibi muamele etmeyi öğrenmeliyiz” formülasyonunu geliştirdiğini iddia eder. Anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı’nın reaksiyonu aynı ölçüde berrak değildi. Daha ikircikli, bana kalırsa daha sağlıklıydı. Uzun bir 19. Yüzyıl, daha dengeli bir çözüm arayışıyla geçmiş gibi görünüyor. Ama neticede bulunamadı. Savaş sonrasında da iyi/doğru/güzel her şeyin müellifi olarak bir ötekinin varlığı teslim ve tescil edildi.

***

Cumhuriyetin kendisini hiçbir biçimde emniyette hissetmemesinin muhtelif kaynakları var gibi görünüyor. Bugünden bakınca o emniyette hissetmemeyi haklı ve meşru gösterecek pek az şey var. Yapılan hiçbir şey —ta şapka devrimine kadar— ciddi bir dirençle karşılaşmış gibi görünmüyor. Denebilir ki yeni rejimin yeni muktedirleri, güvenmedikleri ama yapıp ettiklerine direnç göstermeyen toplumun reaksiyonları —reaksiyonsuzluğu— karşısında, güvensizliklerini doğrulayacak/haklılaştıracak reaksiyonları kışkırtmak için ellerinden geleni yapmışlar.

Her şeye rağmen, Cumhuriyet elitleri, içinde yetiştikleri 19. Yüzyılın tartışmalı ortamının da tesiriyle, her bir şeyi tastamam yapan bir öteki ve hiçbir şeyi beceremeyen bir biz kavramlaştırmalarının kurgu olduğunun, kendi kurguları olduğunun farkındaymış gibi görünüyorlar. Ancak ağırlıklı olarak kendi emniyetsizlik hislerini bastırabilmek, kendi iktidarlarını emniyete alma teşebbüslerini kendilerine karşı meşrulaştırabilmek için sistematik bir çaba harcadılar. Kendi meşruiyetlerini tarihi kötülemek üzerine inşa ettiler. Müthiş bir performans sergilediklerini teslim edebiliriz. Kurguladıkları öteki ve biz kavramları, sadece yandaşları tarafından değil, muhalifleri tarafından da içselleştirilmiş, default haline gelmiş görünüyor.

Hesap basit. Mesela Osmanlı dönemindeki bahçecilik kültürü hakkında araştırma ve çalışmalar, ABD’de yapılabiliyor, İngilizce yayınlanabiliyor. Daha önce işaret etmiştim, bir gün “ODTÜ mezunları arasında ‘memleketin meseleleri neler’ diye bir anket yapalım, sonra da ODTÜ’de yapılmış yüksek lisans ve doktora tezlerinin listesini çıkaralım, eğer o ankette öne çıkan meseleler ile alakalı tezler yüzde onu bulursa kendimi asarım” dedim ve… “Bilim evrenseldir” filan gibi itirazlarla karşılaştım. Nasıl bir evrensellik anlayışı ise…

Yüksek lisans ve doktora tezleri mühim şeyler. Bir toplumun, üzerlerine en çok yatırım yaptığı bireylerinin, zihinsel olarak en aktif olduğu dönemlerinde, çok uzun sayılabilecek bir süreyle, bir tek konu üzerine odaklandıkları mevzular. O odaklanmayı İstanbul Üniversitesinde Osmanlı’nın bahçecilik anlayışı üzerine değil de, mesela süs bitkilerinin uluslararası ticareti gibi konulara hasrediyorsanız… Osmanlı’nın bahçeleri bile olmadığı neticesine varılması anlaşılır bir şey. Çünkü esasen, Biçen’in yazısından da anlayabileceğimiz gibi, mesele bahçelerin olması/olmaması değil, o bahçeler hakkında kafa yorulmuş olması. İngiliz televizyonlarında ilgili programlar olmasa, onları izlemese, Biçen’in aklına bahçe meselesi gelmeyecek.

***

Günümüzde yaşadıklarımız, yani kendilerini yeni-Osmanlıcı olarak niteleyebileceğimiz zavallıların yapıp ettikleri, yapmaya çalıştıkları şeyler, Cumhuriyetin tadili olarak görülebilir mi? Görülemez. Çünkü hepsi, Cumhuriyetin default olarak yerleştirdiği öteki ve biz kavramlaştırmalarını içselleştirmiş özneler. O kavramlaştırmayı ortadan kaldırmaya hevesli değiller, o kavramlaştırmaya göre biz olanın, aynı kavramlaştırmaya göre öteki olana galip gelmesine hasretmişler mesailerini.

Bu minvalde, akıl almaz tuhaflıklar da sergiliyorlar. Misalimizden yola çıkarak söyleyecek olursak mesela, Batılı bahçelerin iyi/güzel olduğunu sorgulamaya bile kalkmıyorlar. Bizim —o biz her kimse— bahçelerimizin, aslında, o Batılı bahçelerden bile öyle olduğunu, Batılıların o bahçeciliği bizden öğrendiğini ispatlamaya filan kalkıyorlar. 18. Yüzyıldan önceki bahçecilik anlayışı sönük bulunmuş da değiştirilmiş mi mesela, gerçekten öyle bir şey olmuş mu, inkâr edemiyorlar mı, o halde o eski bahçecilik anlayışının Batılı bahçecilik anlayışından daha Batılı olduğunu, 18. Yüzyılın hain imparatorlarının onu terk ederek bizi geri bıraktırdığını filan iddia edebiliyorlar.

Referans yani, Cumhuriyetin zihinlere yerleştirdiği referansla aynı. Problem o referanstan, o referansın default olmasından kaynaklanıyor. O referans setinin içinden problemin kaynağı teşhis edilemediğinden, bir suçlu bulunması gerekiyor. Toplumun yarısı suçlu ilan ediliyor.

***

Batı’nın bahçelerinin iyi/güzel şeyler olup olmadığı meselesi, bence ayrı bir yazıyı hak ediyor. Bauman’ı da yedeğimize alarak, bir ara bakarız. Ama bitirmeden tekrarlayayım. Öyle her bir şeyi hakkıyla yapan bir öteki, hiçbir şey yapmamış bir biz filan yok. Bahçecilik anlayışında Roma-Bizans villa geleneği filan gibi terimler, iletişim kolaylığı amacıyla icat edilen, her biri sayısız belirsizlik ihtiva eden terimler. Akışkan şeyleri adlandırıyorlar, kimlik tarifi için istihdam edilebilecek şeyler değil hiçbiri.