Arabanın Gölgesi, İtin Gölgesi

Biz Ermeni meselesinin yüzüncü yılı münasebetiyle kendimizi paralarken, başka bir vakanın iki yüzüncü yılı geride kaldı: Tambora volkanı, 20 Nisan 1815’te patlamıştı.

The Economist, birkaç hafta önceki sayısında konuya ayırdığı dört koca sayfaya şöyle başlamış: 1815’ten bu yana dünyayı gözleyen uzaylılar mevcut olsaydı, Waterloo’da patlayan topları, Viyana Kongresinde alınan nihai kararları veya Bismark’ın doğuşunu görmeyeceklerdi. Bu tür mevzular tarih kitaplarında, astronomik gözlemlerde tuttuklarından çok daha fazla yer tutuyor. Uzaylılar, bunların yerine, gözledikleri gezegenin, 1815 ortalarından itibaren daha çok güneş ışığı yansıtmaya başladığını göreceklerdi. Eğer teleskopları görünür ışığın yanı sıra kızılötesine de hassas ise, gezegen parlaklaştıkça yüzeyinin soğuduğunu da fark edeceklerdi.

Tambora volkanının yol açtığı iklim değişiklikleri yüzünden 1816, yazı olmayan yıl (year without a summer) olarak tarih ve edebiyat kitaplarına geçti. Birçok tarihçiye göre, mesele iklim değişiklikleri ile sınırlı kalmadı. Hükümetler, hatta rejimler çöktü. Volkanın patlamasının sayısız sosyal ve siyasal neticesi oldu. (Wikipedia’ya sorarsanız, atların beslenmesindeki zorluk, bisikletin icadını tetiklemiş olabilir mesela.) Ve biz, o değişimler tarafından biçimlenmiş bir dünyada, bahse konu değişimleri Napolyon’un, Bismark’ın ve diğerlerinin biçimlendirdiği şeyler olarak yorumlayıp duruyoruz.

Bir açıdan bakınca, kendimizi fazla önemsiyoruz yani. Bizim şu dünyada sebep olduğumuz iklim değişimi —eğer öyle bir etkimiz sahiden varsa— bir Tambora’nın yanında devede kulak bile değil. Gündelik politikayı haddinden fazla önemsiyoruz. Çünkü sosyal değişimleri yönlendiren ve biçimlendiren, gündelik politikadan çok daha derin faktörler var. Gündelik politikada ise, politikacıların, parti genel başkanlarının, seçim kampanyalarının filan rollerini çok abartıyoruz.

Bu halimizi tasvir eden bir halk deyişi mutlaka vardır ama ben yıllardır bulamadım. Çok içime sinmese de, Ege Cansen’in yıllar önce kullandığı bir deyişi kullanıyorum gerektikçe: İt arabanın gölgesinde yürür, arabanın gölgesini kendi gölgesi zannedermiş.

***

24 Nisan 2015’in geleceği belliydi ve Türkiye’nin devleti, 24 Nisan 2015’in hoş bir tarih olmayacağının da bir vakittir farkındaydı. Bildiğim kadarıyla 24 Nisan 2015’e hazırlık maksadıyla bir tür teşkilat oluşturuldu ve muazzam fonlar ayrıldı. Ayrılan fonlar kullanıldı mı, kullanıldıysa ne kadarı kullanıldı, bilmiyorum. Ama görünen o ki, eğer harcanan bir para varsa, görünmeyecek şeyler için harcandı. Çünkü Türkiye, 2015’in 24 Nisan’ına has herhangi bir iş yapılmış gibi görünmeden tosladı malum tarihe. Yani mesela bir film yapılmadı, bir araştırma yayınlanmadı filan. Sadece Çanakkale’yi anma işini öne almak gibi, para gerektirmeyen bir cinlik yapıldı galiba.

Ama…

24 Nisan 2015 beklendiği kadar hasarlı da geçmedi. En azından benim beklediklerimle kıyaslandığında, hemen hiçbir hasar olmadı bile denebilir. Nasıl oldu bu iş? Varsaydığım o ki, her bir şeyi eline yüzüne bulaştıran devlet ve hükümet bu konuda, kapalı kapılar ardında, iyi çalıştılar. Ama bir yandan da dünya konjonktürü Türkiye’ye yardımcı oldu. Dünya konjonktürünün yardımcı olması, devlet ve hükümetin performansını yok saymayı gerektirmez. Demek ki konjonktürü iyi değerlendirmişler. İyi.

***

Gelelim yine güncel politik mevzulara…

CHP’de yapılıp edilenlerin iki yönü var. Birincisi, CHP akıntıya karşı yüzmekten vazgeçmiş, “Tambora patlamasaydı —ve patlamamalıydı— dünya şöyle olacaktı, o dünyada da şunlar doğru olacaktı”larla filan iş yapmaya, en azından ara vermiş gibi görünüyor. İyi. Çünkü 1923’te patlayan volkanın bir yığın neticesi, tetiklediği bir yığın değişim oldu. Olanların büyük bölümü 1923’ü yapanların tasavvur ettiği şeyler değildiler ama hep öyle olur. CHP’nin olması gerekenlere değil olanlara uyumlu olduğunu zannettiği işleri yapmaya kalkması iyi.

Ama öte yandan, CHP adına söz alanların —seçim döneminde özellikle adayların ve teşkilatların— eski alışkanlıklarıyla zırvalayacakları endişesiyle kampanyayı tasarı ürünü olarak yapılandırmaları sıkıntıya sebep olacak. İletişim kelimesinde karşılıklılığı ima eden ş harfi var. Dolayısıyla her türlü iletişim öyledir ama özellikle de seçim kampanyası dönemimdeki siyasal iletişim, sürekli ve hassas bir geribildirim gerektirir. CHP yönetiminin adayların yaratıcılık imkânlarını tamamen iptal eden düzenlemelere neden ihtiyaç duyduğu anlaşılabilir bir şey olsa da, bu yapı ciddi bir kısırlığa da yol açacak. Üstelik merkezde imal edilen şey de bir politika, bir hikâye değil, sadece bir tutum. Etkisi ne olur, bilemeyiz.

MHP hiçbir şey yapmayarak, en iyi bildiği, bugüne kadar netice aldığı tek şeyi yapıyor. 1999’da da böyle yapmışlardı. Memleketteki AKP ve Erdoğan yorgunluğunun yol açtığı iklimden ciddi bir fayda sağlarlarsa şaşırtıcı olmayacak.

HDP malum. Bir yanda güneydoğuda birikmiş ne varsa hepsi, öte yanda —silahların susmasıyla iyice belirginleşen— “e ama Kürtlerin de haklı olduğu yerler var” anlayışının yaygınlaşması, CHP’nin halkı hatırlamasıyla birlikte imtiyazlarını kaybeden vatandaşların yeni bir adrese duydukları ihtiyaç ve daha bir yığın şey bir araya geldi. Böyle giderse, mevcut iklim değişikliğinin meyvelerini en çok Demirtaş yiyecek. Eğer yedirirlerse…

AKP’ye gelince… 12 yılın yorgunluğunu, Erdoğan’ın sınır ve edep tanımaz fütursuzluğunu ve daha bir yığın şeyi Davutoğlu kucağında buldu. Ama karşısında da üst limitleri son derece düşük olan HDP ve MHP ile kendi kendisini kısırlaştırmış, ideolojisini yeniden yorumlayıp hikâyesini yenilemek yerine onu şimdilik yedek kulübesine çekmiş gibi görünen bir CHP’den başka rakip de yok.

Netice olarak, son dönemlerde benzerini yaşamadığımız, heyecansız bir seçim yaşayacağız gibi görünüyor. Tambora patladığında, on binlerce kilometre uzakta, Tambora’dan ve onun patladığından bihaber bir yığın çiftçi aç kalmıştı. Bir yığın tüccarın hayatı kararmıştı. Ama o şartlar, aksi halde sahneye çıkamayacak, sahnedekilerin yerini alamayacak başkaları için fırsatlar doğurmuştu. Hep öyle olur. Şimdi Türkiye siyasetinin üzerindeki basık hava da, ta 12 Eylül’de Evren ve şürekâsının coşku içinde havaya savurduğu abuklukların geçen süre içinde atmosferin üst tabakalarından aşağıya düşmesi yüzünden, bu süreçte siyasetin imkânsızlaştırılmış olmasının biriktirdiği her türlü kuraklık ve hastalıktan kaynaklanıyor büyük ölçüde. Ama yeni siyasetlerin imal edilebileceği atölyeler yakılmış, yeni birilerinin sahneye çıkması için gereken merdivenler de imha edilmişti.

8 Haziran’da kimler sevinip kimler üzülecek bilemem, ama CHP için yeni bir hikâye yazma, HDP (ve özellikle de Demirtaş) için karargâhı yepyeni bir sosyolojiye taşıma, Davutoğlu için de, başında kendisinin bulunduğu yeni bir AKP inşa etme fırsatı doğacak olduğunu söyleyebilirim. Kimin hangi dalgaya ne kadar maharetle bineceğini de ömrü olanlar görecek.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et