Bildiğinize Göre…

Daha önce anlatmış olmalıyım, arkadaşlarımın birinin küçük oğlu, civardaki bakkalları bizim bakkal, mavi bakkal, köşe bakkal filan diye adlandırmış. Sonra bir akşam, babasına heyecan içinde “baba ne olmuş biliyor musun” diye seslenmiş, “köşe bakkal Erdinç Bakkaliyesi olmuş.” Besbelli oğlan o gün okumayı sökmüş.

“Çocukluk işte” diye geçiştirilebilecek şey değil. Geçenlerde yeğenimle Avrupa Şampiyonasındaki maçlardan biri hakkında konuşuyorduk. Deve dişi gibi futbolculardan müteşekkil bir takımın diğeri karşısında beklediği üstünlüğü kuramamış olmasını anlayamıyordu. Maç başlarken gayriihtiyari yaptığı tahminlerin gerçekleşmemesi yüzünden acı çekiyor gibi görünüyordu. Mesele şuydu ki, yeğenim takımlardan sadece birindeki futbolcuların çoğunu tanıyordu, çünkü neredeyse sadece İngiltere ligini takip ediyordu. Diğer takımdaki oyuncular da hafife alınacak oyuncular değillerdi ama İngiltere’de oynamıyorlardı.

Kahneman, sözünü ettiğim hali what you see ise all there is gibi bir kalıpla adlandırıyor. Gerçekliğin gördüğümüz bölümü, gerçekliğin tamamı gibi görünür bize. Böyle söyleyince, insan zihninin ne kadar aciz ve yetersiz bir şey olduğu intibaına ulaşmak kolay. Ama zaten başka nasıl olabilir ki? Ta 1400 küsur yıl önceden rivayet edilen bir hadise göre, “siz bildiğinizle amel edersiniz” denmiş zaten.

Ama ilavesi de var: “Allah, bilmediklerinizi de size ilham buyurur.”

***

Kendi şahsi tarihimle özetlemeye çalışayım.

Birinci safha: Küçükken dünyanın benim gördüğüm kadar olduğundan, gördüğümden ibaret olduğundan, görülmeye değer her şeyi gördüğümden hiç şüphem yoktu. Ama dört kardeşim vardı ve her birimiz farklı şeyler görüyorduk. Büyük olmanın sağladığı imtiyazı da kullanarak, onlara çok zulmettim. Ama sabırla ve sevgiyle terbiye ettiler beni.

İkinci safha: Kardeşlerimin gördüklerini —yani onların gördüğünü düşündüğüm şeyleri— de ilave ederek, dünyanın resmini tamamladığımı varsaydım. Bu arada, elbette, başkalarının da hesaba katılması gerektiğini kabul etmiştim ve arkadaşlarımın perspektifini de gücüm yettiğince eklemeye çalışıyordum. Ama dünyanın tamamının bir tek zihin tarafından algılanabilir olduğundan hiç şüphe etmemiştim henüz.

Üçüncü safha: Yüksek Lisansımı Bilgi Sistemleri üzerine yapabilmek için çok maliyet göze almıştım ve artık caymak üzereyken amacıma ulaştım. Teze başlarken, herhangi bir işletmenin, kendisini ilgilendiren bütün kararlar için gerekli olan bütün bilgilere ulaşabilmesinin mümkün olduğu varsayımıyla başlamıştım. Tez boyunca bu varsayımımda bir tenzilata gitmeye pek ihtiyaç duymadım ama… Mümkün ve ideal olan bu halin gerçek karar vericiler için nadiren gerçekleşebildiğini kabul etmek zorunda kaldım. Dolayısıyla, her ne kadar kusurlu olsa da, gerçek bilgi sistemlerinin karar vericiye göre biçimlenmesi gerektiği neticesine vardım.

Dördüncü safha: Ancak otuzlu yaşların ikinci yarısında kabul ettim ki, dünya bir tek zihin tarafından kavranabilir bir şey değil.

Beşinci safha: Ancak kırklı yaşları yaşamaya başlamışken fark ettim ki, dünya iyi ki öyle…

***

Netice olarak, bugün hâlâ dünyanın benim gördüğüm kadar bir şey olduğu illüzyonuna sahibim. İnsan bilmediği şeyi, mesela hiç seyretmemiş olduğu bir Macar futbolcunun az sonra başlayacak olan maçta neyi nasıl yapacağını nasıl bilebilir ki? Dolayısıyla maç hakkında bir tahminde bulunmam gerekirse, eğer buna zorlanırsam, bildiklerimle tahmin yapmaktan başka şansım yok. Ama eğer zorlanmazsam, olabildiği ölçüde, tahmin yapmaktan kaçınıyorum. Daha önce demiştim, karar vermek zorunda değilsem, karar vermiyorum.

Ama daha mühimi, en başta anlattığım anekdottaki çocuk gibi, aslında zaman içinde değişenin ben olduğumu, ben değişince dünyanın da tamamen değişeceğini biliyorum.

Ve daha mühimi, herkesin bir başına çok eksik olduğunu, ancak başkalarıyla kendisini çoğaltabileceğini, hiçbir vakit de tamam olamayacağını, tamam olmak gibi bir halin hiç mevcut olmadığını kabul ettim. Zaten hayatımda dişe dokunur ne iş yapmışsam, bir takımın oyuncusu olarak yaptım.

Yukarıda alt alta yazdığım üç bileşeni topladığımda şunu emniyetle söyleyebilirim: Şehvetle, olur olmaz konularda “ben biliyorum” ataklığıyla karar veren, değişmeye direnen, değişmemeyi matah bir şey olarak algılayan, “top benim” diyen herkesten korkarım. Zaman içinde Ulusalcılığa evrilen kesimler, bence hep bu profilin prototipi idiler. Onlardan korkuyordum ve onların kudretinin sınırlandırılması benim için elzemdi. Erdoğan ve çetesi, güya bu profilin panzehiri rolüyle sahneye çıktılar. Ama öyle yıllarca beklemeye ihtiyaç kalmadan görüldü ki, tastamam da onlar gibiydiler. Sadece pencereleri öte yana bakıyordu.

***

Yukarıda “görüldü ki” dedim.

Görüldü mü sahiden? “Görüldü” kelimesi, kim, nereden bakarsa baksın aynı şeyi görür manasına geliyor. Hâlbuki öyle olmadı. Ben gördüm. Benim gördüğüm buydu ve başkaları elbette başka şeyler gördüler.

Mesele şu: Eğer o başkalarının gördükleri ile benim daha 2002’de vardığım, birçok başkalarının birkaç yıl geçtikten sonra vardığı kanaat etkileşime geçtiğinde, memlekette yeni ve daha önce tecrübe edilmemiş bir zihinsel hareketliliğe, yeni ve ufuk açıcı kavramlaştırmalara yol açabilseydi… Hepimiz değişecektik. Türkiye ve dünya da değişecekti.

Şöyle bir misal belki demek istediğimi demeye yardımcı olur: Damasio, Self Comes to Mind adlı kitabın girişinde, bilinç konusunda çalışan sinirbilimcilerin tutumlarının geniş bir yelpazeye yayıldığını söylüyor. Kimileri benlik kavramının çalışmaların merkezine konmasının kaçınılmaz olduğunu varsayarken, yelpazenin öteki ucundakiler benlik kavramı ile uğraşmak için henüz çok erken olduğunu varsayıyorlarmış. Damasio, bunu belirttikten sonra, bence ibretlik bir cümleyle bağlıyor: Henüz hangi tutumun bizi daha tatmin edici yerlere taşıyacağı hakkında bir fikrimiz yok.

Dolayısıyla…

Birbirinden farklı, birbirine tezat bütün mümkün tutumların hayatta kalması gerekiyor. Her bir araştırmacı, yol almak için, kendi hesabına karar verip tutumlardan bir tutum tercih etmek zorundadır ve karar verir. Ama eğer bütün camiayı bağlayacak bir karar verilirse… Böyle bir kararı verecek bir merci mevcutsa…

Yandık.

Türkiye şimdi, bence, tam da bu halde. Merkezi otoriteler, hangisinin meyveye duracağı şimdiden bilinemeyen filizlerin arasından kendi pencerelerinden en ümitvar görünenin dışındakileri koparıp atıyor. Hiç de lüzum yokken. Hiç de acelemiz yokken. Sadece çeşitliliğe tahammülleri olmadığından. Sadece farklılığın zayıflığa yol açacağı gibi manasız ve tarih boyunca defalarca yanlışlanmış bir varsayıma sahip olduklarından.

***

Herkes bildiğiyle amel eder. Ama Allah herkese, bilmediklerini de ilham buyurur. Eğer ilham alabilecek vasıflara sahipseniz, tarih ve dünya, zaten, her an hepimize yığınla şey söylüyor.

Değilseniz…

Yola Musa gibi çıkmış olmanızın bir manası yok, Firavunun vardığı yere varırsınız.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et