Düello

İmamoğlu ile Yıldırım arasında yapılan tartışma programı hakkında, videoda söyleyemediklerimi de söyleyeyim.

Ama önce…

Hafta sonu, “28 Şubat rezilliklerinin hepsini misliyle işlediler, işliyorlar” dedim dostlarıma, “tez zamanda ‘muhtar bile olamaz’ diye bir manşet bekliyorum.” Bugün gazete formatında dağıtılan bültenler böyle bir manşet atmadıysa şaşarım. Malum, yürütmenin başı dün, “o makama oturamaz” mealinde gürledi.

Bir zaman üzülmüş, acımıştım bu zevata. Sonra bir zaman onlar adına utandım, onlarla aynı lisanı konuşmaktan, aynı türe mensup olmaktan utandım. Sonra öfke sardı bünyemi. Bir vakittir sadece tiksinti duyuyorum. Mide bulantısı. Eh, teslim edersiniz ki, onu da zorluyorlar.

Adam göz göre göre yalan söylüyor mesela, makineli tüfek gibi sıralıyor yalanları, fütursuzca. Sonra rakibinin sözünü ikide bir “yalan” diye kesiyor.

E evet, öyle oluyor. Ama nezaketi kaybetmeden, mesela “deterjan” ve “vakıf” kelimeleriyle sözünüz kesildiğinde, “deterjana lüzum yok, çocuk tacizine bulaşmamış olup olmadıklarına bakarız, kâfi” denemez mi? Veya mesela cemaat mevzuu açıldığında, “Cemaat işlerini beyefendi bilir, o Başbakanken yaşandı her şey, engelleyemediler ama sonrasında temizleme vazifesi de onlarındı, eğer hâlâ ortada Cemaatçi kaldıysa, hesabını da onlar vermeli” filan gibi şeyler… Veri kopyalama mevzuu açıldığında “bizim kozmik oda filan işlerine aklımız ermez” denip ordunun kozmik odasına girilmesi hatırlatılamaz mıydı? İmamoğlu böyle şeyleri akıl edemeyecek biri mi? Bıraktığı intiba o ki, akıl edebilir. Ama o gece edemedi. Böyle hiçbir şeyi akıl edemedi. Öyle “rakibini dövmek istemedi” filanlar olmaz. İmamoğlu tutuktu.

Çünkü…

Birçok sebebi var. Birincisi, “aman hata yapma” diye fena halde üzerine abanılmış. Abanılır a, mesele hasar görmeden çıkmak olarak görülüyordur. Ama işte o noktada, öyle anlaşılıyor ki, korkulmuş. Frene basılmış. Frene basılmakla sadece bisiklet yavaşlamakla kalmıyor, daha mühimi, dengeyi korumak zorlaşıyor ve artık dengede kalma güdüsü, diğer güdülerin önüne geçiyor.

Şöyle ifade etmeye çalışayım…

Yıldırım, besbelli ki, “adamın asabını bozalım kâfi” diye bir brifing almış. İmamoğlu’nun öfke kontrolünü test etmek üzere çıkmış mindere. Öfkelendirdi mi İmamoğlu’nu? Öfkelendirdi. Yaptığı iş İmamoğlu’nun öfke kontrolünü yıkamadı. Yani İmamoğlu’nun öfkesi kontrol bariyerlerini aşacak kadar yükselmedi. N’olmuş oldu? AKP’nin bir süredir, “bu adam sizin zannettiğiniz gibi sinirleri alınmış biri değil” mealindeki taarruzu, burçlarda delik açamadı.

İyi de…

Bizim biricik derdimiz İmamoğlu’nun sinirlerinin alınmış olup olmadığı mı? “Yo, beni öfkelendiremezsiniz” deyip bunu ispatladığınızda ne yapmış oluyorsunuz? AKP’nin oyununun bir parçası oluyorsunuz. Görünen o ki, İmamoğlu’nun kurmayları, münhasıran AKP’nin istediği oyunu oynayıp duruyorlar.

İzleyenler de, bir vakittir, ortada başka bir oyun yokmuş gibi hissediyorlar –inanmıyorsanız kendinize sorun, İmamoğlu’nun hangi vasfını konuşup duruyorsunuz? AKP’liler öyle yaptığından değil, İmamoğlu heyeti böyle yaptığından oluyor olan. İmamoğlu’nun başka –ve şüphesiz çok daha mühim– vasıfları da suyun yüzüne çıkamıyor. Daha mühimi, top artık İmamoğlu’nun sahasında oynanıyor, AKP’liler oynuyorlar.

Mezkûr programda kimse Küçükkaya’ya ve/veya formata laf etmesin. Küçükkaya yapılabilir olanın en iyisini yaptı. Format da son derece makuldü. Defalarca atak fırsatı geçti İmamoğlu’nun eline. Ama soyunma odasında, “bize beraberlik kâfi, gol yemeyelim yeter” denmiş, bütün moral imkânlarını gol yememeye seferber etmişti.

Buradan İmamoğlu’nun odaklı olduğu manası çıkmasın, odaksızdı. Yıldırım odaklıydı, “İmamoğlu’nun zayıf tarafı” diye tespit ettikleri noktaya… İmamoğlu oraya nereden taarruz edileceğini kestiremediğinden, sürekli olarak her noktayı gözetmek zorunda kaldı. Ve ortaya bir oyun çıkmadı.

“Vah vah, İmamoğlu şampiyonluk için biricik şansı kaçırdı” filan diyor değilim. Dünyaya öyle bakmam, bilirsiniz. Ayaktaysanız ve hayattaysanız, her vakit yeni şanslarınız olur. İmamoğlu da ayakta ve hayatta.

Ama…

İmamoğlu’nu olduğundan çok daha küçük gören –veya rakipleri olduklarından çok daha marifetli gören, aynı şey– bir heyetin elinde kalmış gibi görünüyor. Yani mesele Pazar akşamı ne yapıldığı değil, eğer kulübedekiler kendi takımları ile rakipler hakkındaki bu varsayımlarını sürdüreceklerse, bundan böyle de benzer müsabakalar izleyeceğiz demektir.

Esasen bugüne kadar da benzer müsabakalar izledik. 31 Mart ve 6 Mayıs geceleri hariç.

Demem o ki, hani klişe laf vardır “kendisi iyi ama etrafındakiler kötü” diye… E evet, İmamoğlu çok daha fazlasını yapabilecek biri gibi görünüyor. “Görünür olabilmek” için üzerine İmamoğlu mürekkebi dökülmesine ihtiyaç duyacak kadar zavallılaşmış bir rakibe karşı bile böyle oynatılırsa…

Zor.