Çocuklar Öldürülmesin, Şeker de Yiyebilsinler

6 Ağustos 1945’te Hiroşima dünyanın ilk uranyum bombasıyla müşerref olmadan önce Japonlar teslim olmaya zaten hazır idiler. Tereddüdü olan Japon vardıysa, bombadan sonra kalmamıştı herhalde. Yine de Amerikalılar üç gün sonra Nagazaki’yi bombalamadan masaya oturmaya yanaşmadılar. Neden biliyor musunuz? Nagazaki’ye atılan farklı bir bombaydı, bir plütonyum bombası. Müdebbir devlet, hangisinin çalışacağını bilemediği iki farklı bombayı Manhattan kod adlı projede paralel olarak geliştirmişti. İkisini de denemek istiyordu. Yani Nagazaki insanlık tarihinin en pahalı deneyi idi. On binlerce cana mal olan bir deney.

Voznesenski’nin Oza’da teklif ettiği deney geliyor akla: “Ne düşünüyorum bakın. Diyelim ikiye bölmüşüz ekvator kuşağı boyunca yer küreyi, içiçe koymuşuz yumurta kabukları gibi. Geniş çöller bölgesinde Avustralya’nın delmesin diye yeri, tabii, biçmek gerekecekti Eyfel Kulesini. Yiterdi yarısı insanlığın mutlak; ama nasıl da coşkuyla karşılardı kalanlar bu deneyi.”

Bilimden ve bilim adamlarından şüphe eden sadece Voznesenski değildi. Özellikle sinema, özellikle 1970’lerde, benzer bir hâletiruhiyeyi besledi. Ya peki bilim insanlarına güvenmemekte haklı mıydılar? Yazının başlığı Nazım’dan. Devamını da onun Şeyh Bedrettin Destanı’ndan bir bölümle bağlayalım: “Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların / zarurî neticesi bu! / Deme, bilirim! / O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. / Ama bu yürek / o, bu dilden anlamaz pek.” Önünde kafamızla eğildiğimiz, lakin yüreğimizin anlamadığı bir dilden konuşan bir şeyler varsa…

Amerikalılar Almanların da bir nükleer bomba yapabileceğinden fena halde endişeliydiler. Bu yüzden Almanya’ya girer girmez, önde gelen on Alman fizikçiyi derdest edip, İngiltere’de Farm Hall’a tıkmışlardı.  Dinlendiklerinden habersiz Almanların, ilk bombanın haberi Farm Hall’a ulaştığında kendi aralarında yaptıkları değerlendirmeler, sonradan yayınlandı. Alman fizikçiler bombanın yaslandığı bilimi yapmış olmaktan rahatsız, bombayı yapanın kendileri olmamasından ise ziyadesiyle memnundular. Aslında Almanya bombaya ihtiyaç kalmadan yenildiği için, bombayı yapan bilim adamlarının büyük bölümü de kullanılmasını önlemeye çalışmışlardı. Bilim insanlarının kafalarının, yüreklerinin anlamadığı bir dilden konuşmadığı anlaşılıyor.

Bu hususta ufkumuzu açabilecek hoş bir anekdotu, Manhattan Projesinde tali bir görev üstlenmiş olan Teller aktarıyor. Savaşın sonunda Farm Hall’da misafir edilenlerden biri olan Heisenberg, Teller’in idollerinden biridir. Savaştan önce bir akşam, bir ayaküstü sohbet sırasında Teller’e fiziğin can sıkıcı olmaya başladığından şikâyet eder. Teller şaşırır. “Ama o müthiş işleri yaparken, fiziği altüst ederken sen de oradaydın” diyerek, şaşkınlığını dile getirir. “Eğer böyle bir şey yapabileceğimi hissetmeseydim, zaten fizikçi olmazdım” diye cevaplar Heisenberg. Kafası başka, yüreği başka telden çalan bir adamın verebileceği bir cevap değil.

“Kafanız ve yüreğiniz başka şeyler söylüyorsa yüreğinizin sesini dinleyin” demek istiyor değilim. Çünkü bu çare değil. Eğer kafanız ve yüreğiniz aykırı şeyler söylüyorsa, bütünlüğünüzü kaybetmişsiniz demektir. Yüreğinizin hoş şeyler söylüyor olması, itikadınızın şu veya bu olması derde deva olmayacak, canınız yanacak, canımızı yakacaksınız demektir. Eğer yeterince güçlüyseniz, çocuklar ölecekler, şeker yiyemeyecekler demektir.

Cemalettin N. TAŞCI