Çember

On gün kadar oldu herhalde, Atatürk Havalimanında uçak saati gelsin diye beklerken, sigara içmek için kafese çıktım. Her zamanki gibi kalabalıktı ve her zamanki kalabalığa benzer bir kalabalıktı. Bir yanda yaka bağır açık, boyunlarında altın zincirler olan tuhaf mahlûkat, başkalarını omuzlayarak başına çöreklendikleri besbelli olan bir sehpanın başında ihale dedikodularına devam ediyorlar, bir taraftan da avcı gözleriyle etraftaki yavru sirkülasyonunu takip ediyorlardı mesela. Az ileride, sırt çantasıyla dikilen genç kadın, giyimi, tutumu ve duruşuyla “ben sizinle aynı dünyaya ait değilim” derken, zaten cep telefonundaki sanal âleme uçak gerektirmeyen seyahatine çoktan çıkmıştı. Mekândan hiç eksik olmayan havalimanı görevlileri de başka görevlilerin —belki de az önce aynı yerde kendi dedikodularını yapanların— dedikodusuna gömülmüşlerdi.

Ve yine mekândan hiç eksik olmayan unsurlardan biri olarak, sivri topuklu ayakkabılarının üzerinde, vücutlarının hakkını verip vermeyeceğini hiç hesaba katmadan giydikleri dapdaracık pantolonlarının içinde, etrafı avcı gözlerle kolaçan eden genç kadınlar vardı. Onların avcı gözleri genellikle avcı gözleriyle etrafı kolaçan eden müteahhit kılıklı adamlara kilitlenip kalıyordu ama o müteahhitler onların farkında bile değildi. Sade giyimli, soğuk ve sert sırt çantalı genç kadındaydı gözleri.

Her zaman çemberi tamamlayanlar olur. Yani, eğer cep telefonundan kafasını kaldırırsa sırt çantalı genç kadınların gözlerini alacak genç, yakışıklı erkekler… Ki onlar çoktan, sivri topuklu ayakkabılarının üzerinde dikilen biçimsiz ve fakat kışkırtıcı kadınlara kilitlenmişlerdir. O gün de çemberi tamamlayan çocukları keşfetmek için etrafa bakındım. Yoktular. Yani biri vardı, hemen önümde… Ama sivri topuklu kadınları filan görmüyordu gözü, kafesin içinden apronu cep telefonun kamerasıyla, neşeyle kaydetmekle meşguldü.

Ben de kendi telefonuma döndüm. Az sonra, genç delikanlının telefonla konuşan neşeli sesiyle irkildim. “Hava alanındayım” diyordu, “Suriye’ye gidiyorum”. “Bizim takımdakiler Antep’e gel, hep birlikte gidelim dediler ama ben yalnız başıma teslim olmayı tercih ettim.” Besbelli çektiği görüntüleri birileriyle paylaşmış, onlar da “ne iş” diye telefon etmişlerdi.

***

Suriye’ye gidiyorlar.

Bundan böyle birçok çember eksik kalacak artık. Giderek daha çok çember eksik kalacak. Çemberi tamamlayan o bıçkın çocuklarla birlikte hepimiz, çemberin diğer bütün unsurları Suriye’ye yuvarlanacağız. Savaşa…

O “ben buraya ait değilim” edasını kuşanmak için onca yatırım yapmış —mesela kim bilir nelerden feragat ederek makbul bir üniversite diploması edinmiş— ama nadiren etrafta dolaştırdığı gözleri o bıçkın çocuğa değdiğinde içi gıcıklanan —yani herkes kadar buraya ait olan, herkesten hiç farkı olmayan— o genç kadın eksilmeyecek sadece. Kendilerine baksalar diye o sivri topuklar üzerinde akrobasi yapmak zorunda kalan genç kadınlar, kendilerine bakan kimse kalmadığı için fena halde eksilecekler ama sadece onlar da eksilmeyecek. Hepimiz eksileceğiz.

Hayatımızdan bütün cilveleşmeler eksilecek.

Geriye sadece, o sivri topuklu ayakkabılı kadınlara ağzının suyu akarak bakan, sonra da gidip kendisini şikâyet edemeyecek olan, korkutabileceği, on üç yaşındaki kızlara çöken orospu çocukları kalacak. Yani cilveleşemeyecek olanlar. Cilveleşmeyi bilmeyenler. Cilveleşmeyi beceremeyecek olanlar. Bilmediği ve beceremediği için cilveleşmeyi ahlaksızlık olarak tarif edip, on üç yaşındaki kızlara çökmeyi —bildiği ve becerebildiği biricik şey olan korkutmayı ve güçsüzlere çökmeyi— normalleştirmeye çalışanlar.

Onlar savaşmayacak. Onların avları da savaşa kurban gitmeyecek. Hatta savaş yüzünden ağabeylerini, babalarını filan kaybettiklerinden belki…

***

Suriye’ye böyle uluorta, böyle telefonla ilan ederek, böyle neşeli ve böyle sıradan —mesela hiç değilse davul zurnayla uğurlanmadan, avuçlarına kına yakılmadan— gidildiğini bilmiyordum. Ne bileyim, çok daha özel birileri, şöyle esrarlı konuşan, kaş göz işaretleriyle bir şeyler anlatmaya çalışan, genç yaşında feleğin çemberinden geçmiş gibi görünen —veya öyle görünmeye çalışan— birileri, sessiz sedasız, hatta gizli saklı gidiyor Suriye’ye diye düşünmüşüm. Bu yüzden oğlanın kulak misafiri olduğum telefon konuşmasına mana vermem biraz vakit aldı.

Sonra?

Sonra gözlerimi delikanlının suratına dikip “sen ne yaptığını zannediyorsun, bak şuradaki kızlar naçar kaldılar, şu kız da senin farkına varsaydı başka türlü naçar kalacaktı, ne Suriye’si, seni bırakmam” gibilerinden bakmam lazım gelirdi. Normali oydu. O muydu? Bilemedim şimdi ama her halükarda gözlerimi çocuğun suratına dikip bakmam lazım gelirdi. “Ne iş bu Suriye” sorusunun cevabına dair bir iki ipucu yakalama ümidiyle de olsa…

Bakamadım.

Sigaramı bastırdım ve kafesten çıktım.

***

Sırrı’nın dediğine göre Ünsal Oskay bir yerde “biz cilveleşiriz” diye yazmış. Metni bulamadım, Oskay’ın cilveleşmeyi nasıl anlamlandırdığını bilmiyorum. Ama evet, boğuk sesiyle kederli şarkılar söyleyen Müslüm Baba’yı dinlerken intihar etmezler de ölümle cilveleşmek için jiletler birileri kendilerini. Başkaları da başka türlü cilveleşir. Hayat dediğiniz şey, aslında, hayat dediğiniz şeyle cilveleşip durmaktan ibaret. Basit cebir bilgisiyle eşitliğin iki yanından hayatı çizer, denklemi sadeleştirirseniz, elinizde cilveleşmek kalır.

Memlekete uzun süredir, cilveleşmeye takati olmayan, cilveleşebilir olmayan, cilveleşme oyununa süreceği ne altın zinciri, ne sırt çantası, ne sivri topuğu ve ne de fütursuz neşesi olmayan bir heyet vaziyet ediyor. Cilveleşmekten nefret eden bir heyet. İktidarı, cilveleşmekten kendileri kadar nefret eden bir başka heyetin elinden aldılar.

Cilveleşmekten başka hiçbir şeye kıymet vermeyen bir halka, uzun süredir, cilveleşmeyi bilmeyen, cilveleşmekten nefret eden, cilveleşmeyi aşağılayan, cilveleşmeyi ahlaksızlık olarak adlandıran, bir imkânını bulsa cilveleşmeyi teröre de eşitleyecek olan heyetler vaziyet ediyor. Sorsanız hepsi diğerlerine düşman. Ama aslında hepsi cilveleşmeye ve halka düşman.

Başkalarının sivri topuklu kızların hayranlığını kazanmak, sırt çantalı kızları da baştan çıkarmak ümidini sürdürmek için kullandığı iktidarı, büyük odalı evler ve ayakkabı kutuları edinmek için kullandılar. O odalarda ve ayakkabı kutularında istifledikleri şeyleri de cilveleşmek için kullanmayı akıl edemediler. Sıfırlayamadılar da… Suçüstü yakalandılar.

Hesap vermemek için önce memleketin şehirlerini bombaladılar. Şimdi de memleketin çocuklarını Suriye’ye yolluyorlar. Irak’a yollamak isterlerdi ama patronları sadece Suriye için cevaz verdi.

***

Çember en olmayacak yerinden, biricik sahici yerinden, biricik neşeli yerinden fena halde koptu.

Bazen olur, kendinizi sebepsiz yere kötü hissedersiniz. Ne bileyim bir şeyler yapmanız gerekiyormuş da yapmamışsınız veya bir yerlerde biri ölmüş, bir yakınınız ölmüş, haberi henüz size ulaşmamış gibi… Hatırlayamadığınız kötü bir rüya görmüşsünüz gibi… Eğer öyle hissediyorsanız… Çember en olmayacak yerinden koptu, ondan. Artık hepimiz fena halde eksiğiz.

O çocuk, bütün neşesiyle Suriye’ye gitti. Döner mi, bilinmez. Dönse de artık o çocuk olarak dönmeyecek. Başka biri dönecek. O çocuk, Suriye’ye gittiği gün öldü. Hepimizin bir yakını, hepimizin parçası olduğu çemberin en sahici, en neşeli, en bıçkın parçası öldü.

O çocuk Suriye’de… Cilveleşmeyi bilmeyen bir ahlaksızlar ordusunun iktidarlarını sürdürebilmeleri için ölmeye gitti. O sırt çantalı kızın içi gıcıklanmayacak artık. O sivri topuklar kimsenin içini gıcıklayamayacak. Her şey eksildi.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et