Devlet

Tarihle yüzleşmek, benim bildiğim en manasız geyiklerden biri. İma ettiği şey, doğru anlıyorsam, şöyle bir şey: Bazı toplumlar tarihin bir döneminde hatalı bir yola girmişler. Sonra da hatalı yola girdiklerini kabul etmemekte direndikleri için, hep hatalı yolda kalmışlar. Hâlbuki bazıları hatalı yola girdiklerini bir tarihte kabul etmişler ve bu sayede doğru yolu bulmuşlar. Onlar ermiş muradına…

Bu kavramlaştırmanın sayısız manasızlığı var.

Bir defa tarihte öyle önceden çizilmiş yollar, o yolların çatallandığı kavşaklar filan yok. Her öznenin —ister bir fert veya isterse toplum olsun— yaptığı her seçimde kaybedenler ve kazananlar var. Yani filanca yoldan gidince felaha, falanca yoldan gidince felakete gidiliyor değil. Her hangi yolu seçerseniz seçin, felaha erenler ve felakete sürüklenenler var.

Ve hepsinden mühimi, tıpkı dün ve daha önce olduğu gibi, bugün de başarılı olan toplumlar var. Bunların hiçbiri tarihleriyle yüzleşmiş filan değil. Bazıları, metazori, tarihleri boyunca işlemiş oldukları günahların bazılarını kabul etmek zorunda bırakılmış. Dahası, genellikle de elleri güçlendiğinde bu dayatmayı kabul etmişler, zayıfken değil. Kronolojik olarak bakarsak, tarihle yüzleşmek dediğimiz işi işleyenler önce bunu yapmış sonra başarılı olmuş değiller. Önce başarılı olmuş sonra tarihleriyle yüzleşmişler.

Almanlara mesela, Yahudi soykırımıyla hesaplaşmayı dayatanlar, Yahudi düşmanlığı konusunda Almanlardan daha mutedil değillerdi. Geçmişleriyle hesaplaşmış filan da değiller. Ama fevkalade başarılılar. Japonlar Kore ve Çin’de işledikleri ayıplara bakıp “a ne kadar ayıp” diyecek bir olgunluğa erişmiş filan da değiller, benzerlerini yapacak gücü kaybettikleri için yapamaz hale geldiler. Ellerine bir defa daha benzer fırsatlar geçerse aynı ayıpları yapmayacaklarının garantisi yok. Ama yapmamaları da mümkün. Çünkü dünyanın kavram haritası değişti.

Ve anahtar terim de, bence, bu kavram haritası değişikliği. Alman Parlamentosu dünyanın kavram haritasının nasıl değiştiğini hissetmiş olduğundan ve buna uyum sağlamak için böyle bir karar veriyor. Bundan yirmi yıl önce veremezdi. Verseydi sakil dururdu. Şimdi yakışıklı duruyor.

Yani…

Yani mesele dünde değil. Bugünde. Her vakit olduğu gibi… Talat Paşa ve avenesinin yapıp ettikleri değil bizim meselemiz, bizim yapıp ediyor olduklarımız.

Tekraren söyleyeyim: Yememesi gereken bir haltı yediği için midesi bozulmuş, istifra edip midesini yıkatınca sağlığına kavuşacak bir bünye değil toplumlar. Bir vakitler her ne yemişlerse yemiş her biri ve şimdi rahatsız olanların rahatsızlıklarının sebebi bir vakitler yemiş oldukları şeyler veya şimdi istifra etmiyor olmaları değil. Şimdi yemekte olduklarımız yüzünden midemiz ağrıyor.

***

Yenmemesi gereken bir şey yememişiz ama bunu anlatamıyor filan da değiliz.

Hikâyenin tarihini kısaca hatırlatayım: Ermeniler soykırım iddiasıyla ortaya çıktıklarında, dünyada onları ciddiye alan biricik özne vardı neredeyse: Yahudiler. “Ne soykırımı lan” minvalinde Ermenilere dişlerini gösterdiler. Çünkü dertleri, soykırım denen ve kendilerine müthiş bir imtiyaz sağlayan nebatın tekelini muhafaza etmekti. Kalan kimse Ermenilere itibar etmedi. Ermenileri pohpohlayanlar, “ya siz de haklısınız ama” diyenler vardı, başta Fransa olmak üzere… Ama hepsi o kadar.

Bu süreçte iki şey oldu:

Birincisi, Ermeniler, Talat başta olmak üzere hedef olarak gördükleri şahısları cezalandırmaya başlamalarından itibaren, durmaksızın midelerini bozup duran bir menüye talim etmeye başladılar. Hrant Dink’in hayatına mal olan yazısında işaret ettiği gibi, Ermenilerin hayatı algılama tarzı sağlıksız bir tarzdı. Tarihin bir anında donmuştu Ermenilik ve bundan en çok zarar gören de Ermenilerdi.

İkincisi Türkiye, Ermenilerin tecrübe ettikleri şeyin Ermeniler için ne kadar acı verici olduğunu idrak etmemekte direndi. Kendi Ermenileri marifetiyle Ermenilere daha sağlıklı bir hayat tarzı imkânı sunabilir, geçmişe kilitlenip kalmış Ermeniliğin yeni bir geleceğe kapı açmasını kolaylaştırabilirdi. Bunu ancak Türkiye yapabilirdi. Türkiye’nin Ermenileri, haklarını yemeyelim, böyle bir çabayı sürdürdüler. Ama Cumhuriyet’in steril ve monoton toplum hayali Ermenilerine yardımcı olmayı imkânsızlaştırdı.

Demem o ki, dünyada kimsenin iplemediği Ermeni iddialarını iplenecek hale Ermeniler getirmedi, Türkiye getirdi. Canının buradan yandığını dosta düşmana gösterdi. Eh, Türkiye’nin canını yakmak isteyenler de bu sinyali alıp değerlendirmekte gecikmedi. Yani aslında geciktiler de, Türkiye onlarca yıl boyunca ısrar edince…

Yani…

Ermeni iddiaları geçersiz bulunuyordu da kabul edilmiyor değildi. Şimdi geçerli bulunuyor da kabul ediliyor değil. Türkiye kaybedilmemesi gereken bir müttefikti ve daha mühimi belirli bir gücü vardı. En azından canı yakılmaması gerektiği düşünülüyordu, canı yanarsa ne yapacağına dair istifhamlar vardı âlemde… Sonra kaybedilmesi pek umursanmayan bir ülke oldu. Daha mühimi, işi gücü bırakıp şuncacık Ermenilerle, Kürtlerle didişen, kendisinden emin ol(a)mayan, kendi zayıflığını kendisi ilan etmiş bir özne olduğu anlaşıldı.

Bir defa daha yani

Çok güçlü olduğumuz, bizi kıskandıkları için filan Ermeni silahını kullanarak bize cephe alıyor değiller. Aksine, çok zayıf olduğumuz ve bizim canımızı yakmanın hiçbir faturası olmadığını idrak ettikleri için üzerimize geliyorlar.

***

ASALA manasız işlere giriştiğinde Türkiye, “Ermenilere de yazık, böyle manasız işlerle iştigal etmeleri kendilerine haksızlık” diyebilseydi, müdafaaya geçip Ermenilerle didişmeye kalkmak yerine, İstanbul’un, İzmir’in gece kulüplerinde Ermeni müzisyenlerine, spor kulüplerinde Ermeni sporculara, galerilerinde Ermeni ressamlara yer açsaydı, Ermeni kültürünü sahiplenip onun dünyaya entegre olmasını kendi vazifesi bilseydi…

Yani “burada bir rahatsızlık var ve ben bunu çözebilecek kadar donanımlıyım” diyebilseydi, sadece şimdi maruz kaldığı şartlara maruz kalmamak olmayacaktı kazancı, Cumhuriyetin kuruluşundaki defonun da farkına varacak, onu değişen kavram haritasına göre güncelleyebilecekti.

Ve öyle bir ülkenin bir Kürt meselesi de olmayacaktı.

Şimdi var. Ve kendi şehirlerini bombalayan bir ülkenin “biz zamanında Ermenilere bir şey yapmadık” filan diye avaz avaz bağırmasının hiçbir karşılığı yok. O yüzden diyorum ki, yirmi yıl geçmeden Türkiye, Kürt soykırımı iddialarıyla boğuşmak zorunda kalacak.

Yüzleşmek filan hikâye. 1915’te yapılmış olanlarla hiç yüzleşmeden, 1950’lerde, 60’larda, 70’lerde bambaşka şeyler yapılabilirdi ve Ermeniler, dünyanın neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, Türkiye’yi ikinci vatanları olarak görüyor olabilirlerdi. Bunu böyle oldurmak için Türkiye’nin elinde müthiş imkânlar vardı ama tam tersi yapıldı, Türkiye Cumhuriyeti devleti Ermeni tedhişçileriyle eşitlendi. 1920’lerde, 30’larda her ne yapılmış olursa olsun, onlarla hiç de yüzleşmeye ihtiyaç kalmadan, 2000’lerde bambaşka şeyler yapılabilirdi ve Türkiye sadece kendi Kürtleri için değil bütün Kürtler için vatan haline gelebilirdi. Böyle bir şey PKK’nın işine gelmezdi ama Kürtlerin çoğunluğu, bu hesaba razı olduklarını göstermişlerdi. Ne yapıldı? Türkiye Cumhuriyeti devleti PKK’ya eşitlendi.

Neticede ASALA’ya ve PKK’ya eşit, onlarla aynı hizada bir devlete sahip olmak, anlaşılan o ki, ister AKP’ye, ister CHP’ye veya ister MHP’ye oy vermiş olsun, geniş yığınları tatmin ediyor. “E, bu millete de bu kadar devlet kâfi” denip geçilebilir. Ama öyle değil. Milleti bu hale bu devlet getirdi. Yani Ermeni çetecilerle, Kürt çetecilerle aynı hizada olmayı bir utanç vesilesi olarak değil, tam aksine bir gurur vesilesi olarak gören devlet.

Türkiye’nin millet sorunu yok, devlet sorunu var.