Faturayı Ödemekten Kaçmak

Âlem Aydınlanmanın kavradığı gibi olsaydı… Yani geçmiş nesillerin aymazlığı ve cehaleti yüzünden birikmiş, her biri çözüm bekleyen bir problemler havuzu olsaydı âlem… Biz de nihayet problemleri çözmenin mekaniğini keşfetmiş şanslı nesiller olsaydık… Önümüzdeki çözülmemiş problemlerden birini alır, çözer, heybeye atar, sonrakine bakar… Makul bir süre içinde de… Anladınız siz onu.

Âlem öyle değil ve öyle olmadığını her birimiz, her an, sayısız gözlemle yeniden öğreniyoruz. Pratik teoriye uymuyor. Uymadığında ilk akla gelen, anladığım kadarıyla Einstein’ın aklına gelen oluyor. Einstein, bildiğiniz gibi, teorisi âlemin genişliyor olması gerektiğini ima ettiğinde, bu da aklına yatmadığında, bir evrensel sabit varsaymıştı. Öyle bir evrensel sabit olarak, bir yerlerde problem üreten bir özne varsayılıyor —o olmasa ne güzel, teori işleyecek, çözümler birikecek, problemler azalacak…

Kimilerinin evrensel sabiti, her şeye kadir ve kötücül bir özne. Bir avuç aile de olabilir, CIA de, Masonlar ve hatta hepsinin ortaklığı da… Kimilerinin evrensel sabiti daha muğlak, kapitalizm gibi, küreselleşme gibi… Kimilerinin çok daha net, Erdoğan’ın her dediğine iman etmeyen herkes gibi…

Hâlbuki evrensel sabite ihtiyaç yok. Çünkü âlem Aydınlanma aklının kavradığı gibi değil. Şurada ortadan kaldırdığınız bir eşitsizlik, burada bir yığın, belki daha küçük ölçekte ama çok daha çeşitli eşitsizliğe sebep oluyor. Şurada yaşadığınız tatmin, burada bambaşka tatminsizliklere sebep oluyor. Şurada çözdüğünüz bir problem, burada sayısız başka probleme yol açıyor. Ve saire…

Neden?

Bilmiyorum. Âlemin neden böyle olduğunu bilmiyorum ama böyle olduğunu biliyorum.

Bildiğim —ve defalarca dile getirdiğim— şu: Eğer âlem Aydınlanmanın kavradığı gibi olsaydı, termodinamiğin ikinci kanununun başıboş, denetlenemez bir biçimde hüküm sürdüğü bir yer olmuş olacaktı. İkinci kanunu dengeleyen evrim diye bir şey var. Yani ikinci kanunun bozduğunu yeniden yapan veya —bakış açınıza göre— yaptığını yeniden bozan. Bir yanda farkları ortadan kaldıran, problemleri çözen bir eğilim var, karşısında aynıları mütemadiyen farklılaştıran, çeşitlilik yaratan, problem üreten bir eğilim.

Bu eğilimlerin her ikisinin de neden var olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ama ikincisi ilkinden biraz daha başka bir huzursuzluk kaynağı. Çünkü birincisinin neticesi öngörülebilir ama ikincisininki öngörülemez. Birbirinden farklı ısısı olan iki cisim temas edince, aralarındaki fark zamanla ortadan kalkar ve ikisinin de aynı ısıya sahip olacağını söyleyebilirsiniz, ilkine göre. Belirli bir ısısı olan bir cismin ısıları birbirinden farklı cisimciklere bölüneceği durumda ise, neler olabileceğini öngörmek imkân dışı. Sayısız olabilirlik var.

Evrim bize gösteriyor ki, sayısız olabilirliğin pek azı hayatta kalabilir. Yani sayısız olabilirliğin milyarlarcası denenir, birkaç tanesi hayatta kalır. Mesele şu ki, eğer o milyarlarca deneme yapılmazsa (a) hayatta kalacak olan bulunamaz, (b) sistem bir bütün halinde ikinci kanunun boyunduruğuna girer, tükenir.

***

Defalarca dile getirdiğim bu teorik çerçeveden usandığınızın farkındayım, emin olun ben de usandım. Ama meseleyi güncele getirmeden önce tekrarlamak zaruri oluyor gibi geliyor bana.

Şimdi diyelim, İstanbul’da yaşayan birisiniz. İyi eğitimli, daha önemlisi sosyal sorumluluk sahibi birisiniz. Evinizden yapabileceğiniz bir işiniz var ve bir süredir de evden işi yürütmeye çalışıyorsunuz. Gerçi içe sinmiyor ama eşinizin her gün gitmesi gereken bir işi var. Dokuz yaşındaki oğlunuza evde birinin bakması lazım. Yetmiş dört yaşında bir babanız, yetmiş yaşında bir anneniz var, onlar da İstanbul’da ama karşıda yaşıyorlar. Sadece ikisi… Sağlıkları da zaten pek yerinde sayılmazdı. Normal zamanlarda haftada en azından dört gün ziyaret eder, alışverişlerini siz yapardınız. Ücretini sizin karşıladığınız, haftada beş gün gelen bir bakıcıları vardı, hava müsaitse akşamüstleri bir saat kadar yakındaki parka çıkarıyordu anne ve babanızı. Sağlıklarına iyi geliyordu. İlaveten, babanızın Foça’da bir de yazlığı var.

Görünür seçeneklerinizi sıralamaya çalışalım.

Durumu sürdürürsünüz. Eşiniz işe gelir, gider. Eğer zaten enfekte olmamışsa, enfekte olma riski yüksek seviyede devam eder. Anne ve babanızın bakıcısı da evine gider, gelir. Onun için de aynı risk, dolayısıyla anne ve babanızı enfekte etme riski mevcut seviyesinde sürer. Haftada iki gün anne ve babanızı ziyaret eder, alışverişlerini yaparsınız. Ziyaretler sırasında birbirinize bir süredir zaten pek yaklaşmıyorsunuz, mesafeyi korursunuz. Bu arada sözünü ettiğimiz altı kişiden (siz, eşiniz, oğlunuz, anneniz, babanız, bakıcıları) herhangi birinin zaten enfekte olup olmadığını da bilmiyorsunuz.

Yukarıdaki diğer her şey aynı kalmak kaydıyla, eşinize “bırak işi, sağlık daha mühim” dersiniz, eşinizin —eğer enfekte olmamışsa— enfekte olma riskini düşürür, karşılığında uğrayacağınız gelir kaybına katlanırsınız.

Eşinize işi bıraktırır, anne ve babanızı da alır, Foça’ya gidersiniz. Bakıcı işsiz kalacağı için üzülürsünüz ama bu sayede eşinizin işi bırakması yüzünden uğradığınız gelir kaybının bir bölümünü telafi etmiş olursunuz. Eğer salimen Foça’ya ulaşabilirseniz, siz beş kişinin dışarıyla teması İstanbul’dakine kıyasla çok daha azalmış olacağını, böylelikle enfeksiyonun yayılmasına katkı yapma ihtimaliniz düşeceğini düşünmeniz için kâfi sebep var.

Kararsız kalmanızda bir tuhaflık var mı? Elinizde doğru dürüst veri yok. Olan verilerle değerlendirme yapmak zorunda kaldığınızda, elmalar ile armutları toplamak zorunda kalıyorsunuz ve öyle yaptığınızı biliyorsunuz.

***

Şimdi diyelim, Foça’ya gitmeye karar verdiniz. Aldınız anne ve babanızı, eşinizi, oğlunuzu, Foça’ya gidiyorsunuz. Sizi yola çıkarken gören bir sosyal medya klavyeşoru, “aha memleketimin insanları, hepsi sığır, İstanbul’da enfeksiyonun yaygın olduğunu öğrendi ya, kaçıyor, gittiği yere de bulaştıracak” filan diye fotoğraflarınızı paylaşacak.

Dana işte, ne yapsın!

Elinde üç beş veri var ya, âlemin sırrını çözmüş.

Ama esas olan veriler değil. O verileri işlerken müracaat edilen kavram haritası. Mesela… “Sosyal hareketlilik virüsün yayılmasını hızlandırıyor” diye biliyor ya, “her hareket hızlandırır” diye lineer bir bağlantı kuruyor. Âlemi ikinci kanunun tek başına yönettiğine iman etmiş, başka türlüsü aklına bile gelmiyor, o bireysel arayışlarla toplumun hasarı minimize etmeye çalıştığını idrak edemiyor. Memleketin bütün milliyetçileri, dincileri, sosyalistleri veya kendisini her ne olarak görüyorsa osu olarak esasen bir devletperest olduğundan, yolunda gitmeyen her bir şeyi ahaliye fatura etme alışkanlığına sahip, dolayısıyla siz ne yapsanız sizde bir kusur bulacak.

Filan.

O dananın kavram haritası, zihin dünyası hakkında daha bir yığın şey söyleyebilirim de, onlar da tekrar olacak, anladınız siz beni.

Bugünkü meselem başka yerde…

Foça’ya gittiniz. Dört gün sonra anneniz hastalandı. Test yaptılar, pozitif çıktı. Babanız size döndü ve “bozmayacaktın düzenimizi, annen senin yüzünden hasta oldu” dedi. Ne yapacaksınız? İstanbul’da kalsaydınız, diğer seçeneklerden birini tercih etmiş olsaydınız, hayat nasıl gelişecekti, bilmiyorsunuz. Kimse bilmiyor. Herkes hep kararsızdı. Bir karar verdiniz ve bir netice çıktı ortaya.

Diyelim anne de hastalanmadı. Hiçbir olumsuzluk olmadan yaz geçti, pandemi atlatıldı. Bu defa da eşiniz, “boşuna işten ayrıldım, aslında tedbirliydik, bir şey olmayacaktı, şimdi bu gelirle nasıl idare edeceğiz” dese ne yapacaksınız?

Karar vericinin trajedisi derken kastettiğim, hepimizin defalarca şahit olduğu ve/veya tecrübe ettiği bu hal. Altı kişilik küçük bir topluluk hakkında karar vermek durumunda olduğunuzda ortaya çıkan bu halden yola çıkıp, seksen milyon kişilik bir toplum için karar vermek durumunda olduğunuz hal için düşünün.

***

Türkiye hakkında karar vermekle yükümlü olan heyeti mazur göstermeye filan kalkmıyorum. Hiçbir mazeretlerini kabul etmeye de yanaşmam.

Ama…

Ne karar verirlerse versinler, kazananlar olacak, kaybedenler olacak. O iş de öyle, kuşbakışı göründüğü gibi, “bu iktidarın tercihleri icabı kazananlar sermaye, kaybedenler işçi sınıfı” filan gibi olmayacak. Başka bir faktöre ihtiyaç yok, diyelim elimizdeki kaynağı ya bir fabrika patronuna veya işçilerine aktarma şansımız olsun —basitleştirelim işi. Çok işçi dostu olduğumuzdan işçilere aktaralım. Fabrika da çalışamıyor bu arada. Patron kredileri ödeyemeyecek ve batacak. İşçiler sosyal yardımla pandemiyi atlatacak. Sonra?

Çok basitleştirdiğimin farkındayım. Mesele şu ki, bu pandemi atlatıldığında, sayısız insan pandemi öncesine kıyasla daha berbat bir iktisadi durumda olacak. Onların arasında sayısız patron da olacak. Sizi temin ederim ki, sermaye sınıfı dediğiniz sınıf her nasıl bir şeyse, ona mensup olanların arasında ağır hasar görmüş olanların oranı, işçi sınıfı içinde ağır hasar görmüş olanların oranından yüksek olacak. Bu arada başka birileri sermaye sınıfına geçecek. Filan.

Neyse, esas derdim bu değildi. Karar verici durumunda olanlar ne karar verirlerse versinler, kazananlar, kaybedenler olacak. Kaybedenler faturayı karar vericilere çıkaracak. Oyunun kuralı budur. İşler yolunda giderken “ben yaptım, benim sayemde” diyenler, işler yolunda gitmediğinde de “senin yüzünden” denmesini göğüslemeliler.

Ama Türkiye’de —bildiğiniz gibi— öyle olmuyor. Herif çıkıyor, “hızlı tren yaptık ama muhalifler de biniyor” filan gibi zekâ patlamalarına maruz bırakıyor bizi. Zannedersin babalarının parasıyla yapmış, sadece onları onaylayanlar kullanabilir, filan. Zannedersin ticari bir işletme değil, bedava biniyoruz, bize lütufta bulunuyorlar, filan.

Sonra tren kaza yapıyor, utanmasa “niye biniyorsunuz kardeşim” diyecek. “Utanmasa” da lafın gelişi, zaten utanmıyor. “Bizi kıskanıyorlar, sabotaj, mabotaj” bir yerlere bağlıyor.

Sözünü ettiğim yeni bir hal değil. Ta başından beri böyle. Her iyilik Erdoğan’dan, her bir musibet kötücül bir takım öznelerden. Ve bu hal Erdoğan’la başlamış bir hal de değil. Ta Cumhuriyetin kuruluşundan beri böyle. Ankara’da fevkalade fedakâr birileri var, esasında gidip torunlarıyla asude bir hayat yaşayabilecekler iken, sadece bizi düşündüklerinden berbat bir tempoya katlanıyorlar. Her bir işi de dosdoğru yapıyorlar. Ama dış düşmanlar, onların içerideki işbirlikçisi hainler ve… Ahmak, cahil, bencil ve saire ahali yüzünden işler aksıyor.

Bu hikâyeyi iktidarda olanların, o iktidardan nemalananların filan üretip yaymasında anlaşılmaz bir hal yok. Mesele de değil. Mesele, güya muhalif olanların da aynı hikâyenin gönüllü pazarlamacısı olmasında.

***

Yukarıda bir hikâye anlattım. Foça’ya giden bir ailenin hikâyesini. “Siz” derken ailenin erkeğinden mi, kadınından mı söz ettim? Ben hiçbir ipucu vermedim, eğer zihninizde belirli bir cinsiyetten söz ettiğim konusunda bir bulanıklık yoksa, müracaat makamı zihniniz, ben değilim. Benzer şekilde, “yaa tamam, böylesi de vardır ama bir yığın da sorumsuz insan var işte, onları görmezden mi gelelim” geçtiyse aklınızdan, müracaat makamı yine zihniniz, İstanbul’dan bir yerlere gidip duranlar değil. Bir karar vermişsiniz, “İstanbul’dan gidenler var, sorumsuzlar” diye. “Ama bak biri böyle olabilir” deyince “tamam” diyebiliyorsunuz. “Ama ötekiler?” Belki de her birini öğrenseniz, her birine hak vermek için ayrı bir sebep bulacaksınız.

Eğer İstanbul’dan bir yerlere gidip duranlar var ise… Kaç kişidir onlar, pandemi olmasaydı da gidecekler miydi —önceden planlanmış bir hareket miydi— İstanbul’da oranlar gittikleri yerlerden daha düşük olsaydı yine gidecekler miydi? Hiçbirini bilmiyorsunuz/bilmiyoruz.

Esas mesele de zaten buralarda değil. Anlattığım muhayyel vakada, kararı veren kişinin haklı olup olmadığını hiçbir vakit öğrenemeyeceğiz. Kimse, kendisi bile öğrenemeyecek. İçinde yaşadığımız âlem böyle bir yer. Mütemadiyen, kim ne yaparsa yapsın, kim neyi nasıl yaparsa yapsın, problem üreten bir yer. Ve insanlar da, karşılaştıkları problemleri çözmeye çalışan, çözemediğinde de “vay, yetersiz kaldım” demektense “senin yüzünden” diyeceği bir kabahatli arayan canlılar.

Ama…

Öncelikle… Çözüm üretmeye çalışan canlılar. Eğer kendilerine güvenirseniz, onlara alan açarsanız, yukarıda merkezi bir otoritenin çözebileceğinden çok daha yüksek çözüm üretme kapasiteleri var. Bu, “insanlara bulaşmayın, her problemi çözebilirler” manasına gelmiyor, çünkü… Yukarıda da dediğim gibi, zaten her çözüm bir yığın yeni problem demektir. Dolayısıyla, merkezi otoritenin zayıflatılması, insanların olabildiği ölçüde güçlendirilmesi iyidir —bunu defalarca iddia ettim, bu hususta bir şey ilave etmeden geçeyim.

Sonrasında… Çözüm üretmeye gücü yetmeyenin bir kabahatli bulması olumsuz bir şey değil. Bu sayede kendisini yiyip bitirmeden hayatına devam edecek gücü yeniden toplayabilir. Demokrasi denen örgütlenme biçimini benzersiz yapan hususlardan biri, o kabahati üzerine atabileceğimiz bir özne yaratmış olması. Kabahati sultana da atabilirdik elbette —ve atardık da… Ama sultanı suçlayamazdık, içimizde kalır ve büyürdü. Sonra Bastille…

Demokraside ise, kabahati iktidara, karar vericilere yükleriz, iş başından uzaklaştırırız ve… Toplum olarak yeni, beyaz bir sayfa açabiliriz. Eh aslında iktidarın da yapabileceği pek bir şey yokmuş, virüs işte, ne yapsınlar, filan… Bize ne! Oyunun kuralı buydu. İktidarın keyfini süren, yolunda gitmeyen işlerin hesabını da verecekti.

Erdoğan ve şürekâsı bu oyuna yanaşmıyor. Herhangi bir oyuna yanaşmıyorlar. Problem buradan kaynaklanıyor.