Futbol, Şehir Derken…

Futbol, şehir filan demişken…

Önceki gün Bursa’da Bursaspor-Eskişehirspor maçı vardı. Tribünler bomboştu.

Bursaspor-Eskişehirspor maçları, mesela Dortmund-Schalke maçları gibi olabilirdi. Abartılı mı göründü size? Aslında Bursaspor-Eskişehirspor maçları zaten öyleydi. Zamanla gazı kaçtı. Nihayet önceki günkü tabloya ulaştık.

Bursaspor-Eskişehirspor maçlarının gazı kaçmasaydı iyi bir şey mi olacaktı?

Elcevap: Evet, çok iyi bir şey olacaktı.

***

Mesela milli takım için iyi olacaktı. Memlekette Fenerbahçe-Galatasaray rekabetinden gayrı bir şey kalmamasının müsebbiplerinin başında gelen Terim’in milli maç öncesi şikâyet ettiği şartlar olmayacak, milli futbolcular hafta sonu oynanacak derbiyi bahane edip kaytarmayacaklardı. Çünkü futbol derbiden ibaret olmayacaktı.

***

Futbol endüstrisi için iyi olacaktı. Daha çok forma satılacak, daha çok seyirciyle oynanacak olan maçlar daha yüksek reklam değerine sahip olacak, kendilerini figüran gibi hissetmeyen kulüpler daha sağlam rekabet edecek, daha çok gencimiz yetişecek… Saymakla bitmez.

***

Ama yukarıdakiler tali meseleler. Asıl Bursa ve Eskişehir için iyi olacaktı. Futbol kulüpleri, şehirlerin direnmesinin en verimli enstrümanlarından biri. Pek çok yerde öyle. Şehirliliğin, hemşeriliğin en önemli kaldıraçları arasında yer alıyor. Eğer Bursaspor-Eskişehirspor rekabeti sağlıklı bir mecrada sürdürülebilseydi, Bursa ve Eskişehir’i —idare etmek değil— yönetmek, bu şehirlere istikamet vermek, bugünkünden çok daha kolay olacaktı.

Gökçek —şimdi bir provokasyon şaheseri imal ederek Osmanlıspor adını verdiği— Ankaraspor’u kurarken, futbol kulüplerinin ne manaya geldiğini biliyordu. Ama sosyal olayların kendi aklıyla inşa edilemeyeceğini bilmiyordu. Zaten mevcut olanı koruyup geliştiremeyen Türkiye’de Gökçek gibiler Ankaragücü’nü telef ederken mesela, son derece fütursuzlar. Çünkü yağmaladıklarının yerine kendi inşa ettiklerini koyabileceklerini zannediyorlar.

İttihatçılar da öyle zannediyordu. Cumhuriyetçiler de… Hepsi samimiydiler. Sadece cahildiler. Cahil olmaları da anlaşılır bir şey, çünkü zaten her şeyin mümkün olduğuna dair bir koku vardı havada, o dönemlerde. 1900’lerin akıllarıyla 2000’lerde iş görmenin ise mazereti yok.

Neyse…

***

Bursaspor-Eskişehirspor maçlarının Ruhr derbisi atmosferi korunup geliştirilebilseydi çok iyi bir şey olacaktı. Korunup geliştirilemedi. Çünkü bu maçların temsil ettiği gerilim, başta bu kulüpleri yönetenler olmak üzere, futbolu yağmalayan diğer aktörler tarafından yağmalandı.

Yağma sadece son 12 yılın marifeti değil. Ama son 12 yılda olağanüstü bir ivme kazandı. Daha doğrusu, son 12 yılı öncesinden ayıran en önemli fark, son 12 yılda sadece yağma olması. Yağmadan başka hiçbir iktisadi veya sosyal faaliyet olmadı 2002’den bu yana. Tarihten devreden ve bir iş yapma imkânı sağlayan ne kadar gerilim varsa yağmalanıyor. Mesela ahalinin ana gövdesinin CHP’ye hasımlığı yağmalanıyor, istismar ediliyor. CHP de söksen küsur yılda imal edilmiş olan Aydınlanmacı kesimlerin hassasiyetlerini yağmalıyor, istismar ediyor.

Kayseri’ye, Bursa’ya —şimdilerde bir yığın başka yere— şatafatlı statlar yapılıyor. Çünkü sadece böyle şeyler yapmayı biliyorlar. “Futbol için ne lazım” sorusuna verebilecekleri cevap, işte Beşiktaş-Sivasspor maçının oynandığı ASAŞ Stadı gibi tesisler. Çünkü futbolun insanlar tarafından, insanlar için üretilen bir sosyoekonomik faaliyet olduğunun farkında bile değiller. İnsana dair mekanik bir algıları var. Kafalarındaki muhayyel insana ne istediğini soruyor, aldıkları cevaplara göre manasız işler işliyorlar.

İttihatçılar da öyleydi, Cumhuriyetçiler de… Ama dedim, onların mazereti vardı. Bunların yok.

Türk futboluna muazzam paralar soktular. Ortada bir hasılat yok. Kulüplerimiz Avrupa’da, futbolda bu kadar para olmayan dönemlere kıyasla daha iyi durumda değiller. Futboluna bu kadar para akıtılmayan ülkelerin kulüpleriyle rekabet edemiyorlar. Milli takım zaten malum. Yapılan, kamu kurumlarının sponsorluğu marifetiyle futbola yağmalanacak kaynak ayırmak, stat yapmak ve… Futbolun sosyolojisini hiç anlamamış kafalarla, Batı özentisi kafalarla, Passolig gibi işler işlemek. (Passolig gibi uygulamalara prensip olarak karşı değilim. Ama Türkiye’nin sosyolojisini hiç anlamadan, yukarıdan böyle buyurmalarla iş yapmak, aha işte karşı oldukları 1940’lar zihniyetinin tastamam aynı, onu demek istiyorum.)

***

Eğer Bursaspor-Eskişehirspor veya Kayserispor-Sivasspor maçları, mana taşıyan maçlar olmayı sürdürseydi, eğer Adana Demirspor, Vefa, Altay gibi kulüpler mana taşıyan kulüpler olmayı sürdürseydi, Türkiye’nin siyaseti şimdiki gibi olmayacaktı. Çünkü memlekette “ya o, ya bu” anlayışı bu kadar kolayca pazarlanabilir olmayacaktı. İnsanlar futbol gündeminin içinde kendilerine bir yer edinebilmek için Fenerbahçe veya Galatasaray’dan birine taraftar yazılmaktan başka çareler de bulabilselerdi, Adana Demirsporlu veya Eskişehirsporlu olmak da hâlâ mana taşısaydı, siyasette de nüanslar üzerinden yer edinmeye çalışmak daha kolay olacaktı.

Ama zaten kendileri nüanslardan habersizler.

Yaparsınız statları. “Yaptık işte, ahalide iş yok” olur. Sonra insanlar otururlar televizyonun başına. Böylece tribünlerde hoşa gitmeyecek tezahürat ihtimalleri filan da ortadan kalkar. “Memleketi yönettik” olur işin adı.

İttihatçılar böyleydi. Cumhuriyetçiler de… Ama mazeretleri vardı. Bunlar yüz yıl geriden gelerek, onlarca yılda öğrendiklerimizi öğrenememiş kafalarıyla, her bir şeyi kendileri de yaşayarak öğrenmeye çalışarak…

Ne kadar iyimserim. Herhangi bir şeyi öğrenmeye çalışıyor filan değiller. Zaten öğrenebiliyor da değiller.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et