İhtilaf

Evrim teorisini genç yaşlarımda öğrendim.

“Öğrendim” dedimse… Yani evrim teorisi başlığı altında öğretilen bir şeyleri bilir hale geldim. Ama aslında teorinin hiç demediği, diyemeyeceği bir yığın çağrışımı da, evrim teorisi başlığı altında edindim.

Bir tek misal vereyim. Biyolojik türlerin bir tür hiyerarşisi olduğu, bir piramit şeklinde örgütlendikleri, zaman içinde türlerin –doğal seleksiyon marifetiyle– rafine edildikleri, en rafine tür olan insanın da o piramidin tepesinde yer aldığı bilgisi, hatırladığım kadarıyla bana biyoloji derslerinde söylenmedi. Nerede söylendi, hatırlamıyorum. Havada öyle bir şeyler dolaşıyordu. Biyoloji derslerinde aksine bir şey de söylenmedi ve ben, birçok kişiyle birlikte, havadaki o bilgiyi, derslerde bana öğretilenlerle birlikte paketledim. Öyle olmuş olmalı.

Hayatımı değiştiren en müessir aydınlanma anlarından biri, evrimin öyle bir piramidi inşa etmediğini, tam aksine tepesi üzerinde duran bir piramidi inşa ettiğini, bir tek hücreden olağanüstü bir çeşitlilik imal ettiğini ve etmekte olduğunu idrak ettiğim an oldu.

Âlem çoğuldur yani.

Sadece türler değil, mesela lisanlar da, mesela düşünceler de, ürünler de, çevreler de çeşitlenip durmaktalar. Her şey…

Farklı farklı düzlemler var.

Bir gerçeklik düzlemi var mesela ve yukarıda özetlediğim gibi, çoğul bir âlemde yaşadığımız, yaşıyor olduğumuz gerçekliği o düzleme ait. Gerçeklik bize çoğulluğun, çeşitliliğin, çeşitlenmenin iyi bir şey olup olmadığını, doğru bir şey olup olmadığını, güzel bir şey olup olmadığını söylemez, sadece var olduğunu söyler. Basitçe, yalınca, gerçekliğin böyle bir şey olduğunu söyleyebiliriz gerçeklik düzleminden.

Ancak kendi hesabıma, evrimin çeşitlilik yarattığını ve yaratıp durduğunu idrak ettikten sonra, kısa süre içinde, evrimin yaptığı bu işin iyi bir şey, güzel bir şey olduğunu da kabul ettim. Yani? Kendi değer yargılarımı gerçeklik hakkında öğrendiğim şeye göre güncelledim. Yapmak zorunda mıydım? Değildim. Gerçekliğin başka birçok vasfını iyi ve/veya güzel bulmuyorum, çeşitliliği de bulmayabilirdim.

Demek ki, gerçeklikten bağımsız –en azından nispeten bağımsız– bir değer yargıları düzlemi var. Bir ideoloji düzlemi. Caretta caretta yavruları ölüyor mesela, gerçeklik böyle. Ama ölmelerini istemeyebilirim. Ölmelerinden mutsuz olabilirim. Trafik tıkanıyor mesela ve bindiğim taksinin beni varacağım yere daha kısa sürede götürmesini temenni edebilirim. Dahası, temenni etmekle de kalmayıp, gerçekliği değiştirmeye teşebbüs edebilirim. Neticede değiştirdiğimiz, değiştiriyor olduğumuz gerçekliklerin içinde yaşıyoruz.

Diyebilirim ki, demek ki… Yaşadığımı söylediğim aydınlanma, esasında, gerçekliği fark etmiş olmaktan daha başka bir şey. Çeşitlenmeyi iyi ve güzel bir şey olarak görmemle gerçekleşen bir şeyden söz ediyorum, aydınlanma anı derken.

Ve bir de –başka birçok düzlemin yanı sıra– siyaset düzlemi var. Sosyal örgütlenmenin nasıllığına dair bir şey.

***

Gerçeklik orada öyle duruyor. Hayır, öyle olmuyor, kendi dinamikleriyle gerçekleşmeyi sürdürüp duruyor. Yani gerçek dediğimiz şeyin vasıflarından biri çeşitlenme ise, zaten en azından o vasfı bile ima edip duruyor ki, gerçeklik bir oluş hali, gerçekleşmiş, tamamlanmış bir hal değil. Peki, gerçekliğin oluş halinde bir şey olması iyi bir şey mi? Güzel bir şey mi? Bence öyle.

Bence?

Yine ideoloji düzlemine geldik. Esasen bizim aramızdaki farkları, ideolojik farkları yaratan şey, gerçeklikle, gerçekliğin muhtelif vasıfları ile kurduğumuz ilişkinin çeşitlenmesinden ibaret. Yani, bir bakıma, ideolojik düzlemi de gerçekliğin bir parçası olarak görebiliriz. Zaten görmeliyiz. Mesele şu ki, sözünü ettiğim düzlemler, zaten, kendi yarattığımız şeyler. Gerçeklikle diyaloğa girebilmek için ihtiyaç duyduğumuz şeyler. Ve düzlemleri şöyle değil de böyle tarif etmek de ideolojik bir tutum. Her birimiz de, kaçınılmaz olarak ideolojik varlıklarız.

Kaçınılmaz olarak?

Yine gerçeklik düzlemine döndük.

Filan.

***

Gerçeklik, ideoloji, siyaset düzlemleri arasındaki bu dans hakkında gevezeliği daha çok uzatmayacağım. Bugünlük derdim başka.

Yıldıray Oğur Türkiye’yi aramızda paylaşabilir miyiz diye sormuş. Yazı, geçende Şükrü Hanioğlu ile yaptığı bir söyleşiden mülhem ve yazının içinde hem o güzel söyleşinin ve hem de Hanioğlu’nun Sabah’ta yayınlanmış eski bir yazısının bağlantıları var. Derdim, özellikle Hanioğlu’nun o yazısının çağrışımları.

Tekrarlayayım, âlem çoğul ve çoğullaşıp duruyor. Bu gerçekliği kabul etmek/etmemek başka, onu sevip sevmemek başka düzlemlerde yer alıyor. Âlemin çoğul olup olmadığını tartışmanın bence manası yok ama o çoğulluk halini sevip sevmemek hususunda ayrışabiliriz. Sevmeyenlerimizin bir bölümü, “ne yapayım ki alternatifim yok” deyip onu kabul edebilir, başkası “hayır direneceğim, bu gerçekliği değiştireceğim” diyebilir. Sevenlerin bir bölümü, “âlem çoğul, sosyal düzen de öyle olmalı” diyebilir, başkası sosyal düzenin başka kuralları olduğunu/olması gerektiğini varsayabilir. Filan.

Mesele şu yani, çoğulluk başka, çoğulculuk başka şeyler. Başka düzlemlerde yer alıyorlar.

Ama…

Yukarıda da işaret etmeye çalıştığım gibi, mezkûr düzlemler birbirleriyle karşılıklı irtibat halinde, hatta neredeyse iç içe olsalar da, birinin bir koordinatının diğerinin herhangi bir koordinatına rasgele sıçrama imkânları yok. Yani mesela çoğul olduğunu kabul ettiğiniz âlemin görece (relative) de olduğunu kabul etmeniz gerekir. Çünkü âlem öyle. Herhangi bir tür boşlukta, tesadüfi olarak zuhur etmiyor. Mevcut türlerden ve mevcut türlere göre zuhur ediyor. Türler olmasa da mevcut olacaktı olan bir mümkün türler uzayının şurasında, burasında rasgele zuhur etmiyorlar. Öyle bir mümkün türler uzayını, hipotetik olarak tasavvur edebiliriz, neticede yirmi küsur aminoasidin kombinasyonlarından ibaretiz hepimiz. O aminoasitlerin sınırsız sayıda kombinasyonu olsa da, yeterince güçlü bir bilgiişlem cihazı olsa, hepsinin dökümünün çıkarılabileceğini varsayabiliriz. Ama mesela dünyadaki canlılığın yıkıldığı bir önceki yıkımdan önceki türler bugün var olamazlar. Teorik olarak var olabilseler, hatta daha önce pratik olarak var olmuş olsalar bile, şimdiki ekosistemde var olamazlar. Türler, birbirlerinin adımlarına adım uydurarak değişiyorlar.

Âlemin görece olduğunu kabul etmek, göreceliği iyi ve güzel bulmayı da gerektirir mi? Eh, başta çoğulluk için söylediklerimizi, bu defa görecelik için tekrarlayabiliriz.

Filan.

Uzatmayacağım.

İşin beni alakadar eden yanı şu: Ben çoğulluğun bir unsuruyum ve mevcut koordinatlarım, başkalarına göre belirlenmiş durumda. O koordinatların mahkûmu değilim, ama rasgele herhangi bir koordinata da yerleşemem.

Benim için cari olan, benim kavrayışıma göre, herkes için cari. Bu son söylediğim, gerçekliğin, gerçeklik hakkındaki kavrayışımın tezahürleri. İnsanlar bu gerçekliği inkâr edebilirler ancak gerçekliğin öyle olduğunu değiştirmez inkârları. Yani o inkârlar, benim nazarımda, yok hükmündeler. Buna karşılık, o gerçekliği böyle kabul ettikten sonra sevip sevmemeleri tartışılabilir. Ancak o tartışılabilir.

Ve…

Benim nazarımda âlemin çeşitlenme dinamikleri, insan türünün ona direnmesi durumunda bile varlığını sürdürecek kadar kudretlidir. Dolayısıyla o dinamiklerle mücadele etmek, (a) aptalcadır, (b) zulümdür. Platon gibi bir budalayı çıkarmış antik Yunan bile çeşitlenme dinamikleriyle mücadele etmenin aptalca ve zalimce olduğunun farkındaydı ki, Prokrustes hikâyesini imal etti.

***

Ortada bir çeşitlenme varsa, çoğulluk varsa, ben o çoğul olanın sadece biriyim. Herkes öyle. Bunu kabul etmek de, gördüğüm kadarıyla müşkül. Bunu içe sindirmek, galiba daha müşkül.

Ama bu müşkülatın bizim kültürümüzden kaynaklandığını söylemek hakça olmaz. Daha önce işaret etmiştim, Batı medeniyeti lisanların çeşitlenmesini bir tür ilahi ceza olarak tasavvur eder –Babil Kulesi kıssası delil. Teklik, demek ki, istenen, talep edilen, ne yazık ki kaybedilmiş bir şeydir. Buna mukabil Eco’nun Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı’nda kendisinden söz ettiği –lisanların çeşitliliği hakkında ahkâm kesmiş– biricik İslam düşünürünün benzer bir motivasyonu yokmuş.

Ben çeşitli olanın sadece bir motifi isem, bunu da içime sindirebilirsem, siyaset dediğimiz faaliyet bir tür ihtilaf yönetme faaliyetine indirgenebilir. İhtilaf? Esas mesele de zaten buradan kaynaklanıyor. İhtilaf sevilmiyor ki muhtelif nasıl sevilsin. İhtilafsız bir dünyanın mümkün olduğu varsayılıyor ve insan olmanın soyluluğu da o mümkünü gerçekleştirmesine endeksleniyor.

Demiş oldum ki, çeşitlenmeye katlanamama, göreceliğe güceniklik, ihtilafları ortadan kaldırma iddiası –birçok başka şeyle birlikte– bir tek pakettir. Hep diyegeldiğim şeyleri tekrarlamış oldum yani. Bu batıl itikadın izini de Platon’a kadar sürüyorum.

Her birimiz çoğulluğun sadece bir tek motifiyiz. Aramızda ihtilaflar var. Siyaset o ihtilafları yönetme süreci. Giderme, aşma filan değil, yönetme. Çünkü, eğer baştan beri söylediklerimin bir manası varsa, o ihtilaflar da çeşitlenecek. Yarın yeni ihtilaflar çıkacak ortaya –bugün var olmayan ihtilaflar. Çıkıyorsa, doğru yoldayız demektir. Çıkmıyorsa, durmaksızın eski ihtilaflarla yaşamak zorunda kalıyorsak, bir şeyleri yanlış yapıyor olmalıyız.

Biz. Hepimiz. Muhtelif benler. Yanlış yapıyoruz.