İklim

Bir yanda aşırı sıcaklar ve kuraklık, aynı esnada az ötede seller… Gerçekleşenlerin her biri canımızı yakıyor. Ormanlar yanıyor misal. Ve evlerimiz alevler tarafından tehdit ediliyor. Kimilerimizin ekonomisini dayadığı arıcılık imkânsızlaşıyor. Aşırı yağışlar altyapılarımızı çökertiyor. Yanıyoruz, boğuluyoruz, ölüyoruz. En azından aç kalıyoruz.

Demek ki…

Kriz var.

Ortada bir kriz var, bir itirazım yok. Ama… Bütün bu olup bitenlere bakıp “dünyaya fena davrandık, iyi bakmadık, hasta oldu” demek başka şey. Bizim krizimizi “iklim krizi” diye adlandırmak başka şey.

İklim değişir, hep değişti. Değişen iklimle birlikte yeryüzündeki muhtelif bölgelerin yaşanabilirliği değişir, hep değişti. Eğer arkeologlar bizi dolandırmıyorsa, bugün Büyük Sahra olan bölgede büyük bir göl ve gölün kıyılarında yaşayan insanlar varmış. Ortada karbon emisyonu filan yokken,yeryüzündeki yekun  insan nüfusu on binlerle, bilemediniz yüz binlerle ifade edilirken… Bir şeyler olmuş, okyanus akıntıları yöne değiştirmiş, bağlı olarak rüzgâr rejimi, ona bağlı olarak yağmur rejimi değişmiş. İnsanların yaşamasına elverişli olan geniş bölgeler çölleşmiş. Bu arada muhtemelen başka yerlerin elverişliliği artmıştır ama herhalde o büyük gölün kıyılarında yaşayanlar, “burası kurudu kendimize başka yaşayacak yer bulalım” diyebilecek durumda değillermiş. Lisanları elverebilseydi, yaşadıklarına “iklim krizi” derler miydi, bilemem.

Bir de tufan hikâyesi var misal. Yine ortada milyarlarca insan yokken, o insanlar muazzam ölçekte enerji tüketmiyorken, muhtemelen bir deprem neticesinde açılan yarıklardan denizler alçak alanları basmış, insan nüfusunun önemli bir bölümünü yok etmiş. Genetik araştırmaları, insan soyunun genetik repertuarının belirli bir tarihte aniden daraldığını teyit ediyor gibi görünüyor. Buna yaslanarak tufan efsanesinin bir gerçekliğe yaslandığı düşünülüyor bildiğim kadarıyla.

Çok daha yakınlarda, 17. Yüzyılda da iklim ciddi bir biçimde değişti. İnsanlar artık daha çoktular ve kalabalık şehirleri vardı. Mesela Londra’da Thames nehri donuyordu, filan. Sayısız insanın hayatının altüst olduğunu biliyoruz. Kimsenin aklına “dünya hasta oldu” demek gelmiş midir? Zannetmem.

Büyük ölçekli bir iklim değişikliği yaşanıyor olduğuna itirazım yok —“çok büyük” ölçekli bir şey olduğundan emin olunmasına itirazım var, o ayrı. İklim değişikliğinin hayatımızı zorlaştırdığından da şüphem yok. Hayatı zorlaşanlar için bir şeyler yapılması gerekiyor, buna da tamam. Ama bunlar benim meselem değil.

Benim meselem ne?

Yaşanan iklim değişimine şahit olunca “dünya hasta oldu” diyebilmek için nasıl bir zihne sahip olunması gerekir? Nasıl bir dünya kavrayışı yaşanana böyle bir teşhis koymaya kaynaklık eder? Bu mevzuu önemsiyorum çünkü…

Birincisi, olup biteni dünyanın hastalığı olarak teşhis eden zihinler, kaçınılmaz olarak, “dünyayı tedavi etmek” gibi bir ajandaya sahip oluyorlar. İklim değişikliği yüzünden ortaya çıkan insani krizlerle baş etmek için tahsis edilmesi gereken —böyle bir işin muhtemelen altından kalkabilecek, birçok insanın derdine derman olabilecek— maddi ve entelektüel kaynaklar, asla herhangi bir manalı netice doğuramayacak manasız hedeflere yönlendiriliyor.

Dahası da var.

Bu işin kapsamlı bir ekonomisi var. Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan, hiçbir manası olmayan ölçümler yapmak, raporlar hazırlamak, teoriler üretmek ve saire işler için on yıllardır trilyonlarca dolar aldılar. Kimileri yalan söylediğinin farkındadır ama birçoğu bu konuyla yata kalka, kendi söylediklerine inanmaya başladı. Başkalarını da inandırdılar.

Daha acıklısı, zaten her fırsatta ikiye bölünmeye hevesli olan insanlık, “iklim krizine hassas, sorumluluğunun bilincinde olsan iyi insanlar” ve “sorumsuzlar” olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu ayrımı elbette, kendilerini ziyadesiyle sorumlu gören, göstermek isteyen seçkinler yapıyor ve yığınlara karşı bir ahlaki üstünlük elde etmeye çalışıyorlar. Esasen günümüzün seçkinlik iddiasının yegâne dayanağı zaten ahlaki üstünlük —çünkü artık entelektüel, iktisadi veya siyasi üstünlük tesis etmek zor. Ve o ahlaki üstünlüğü tesis etmenin zeminlerinden biri de iklim meselesine gösterilen hassasiyet —soyu tükenmekte olan canlılara, cinsiyet meselelerine, ırk ayrımcılığına ve saireye gösterilen hassasiyetle birlikte.

Dünya hasta olmaz, şimdi de değil. Daha mühimi, kimse dünyanın hekimi değil ve olamaz. Dünyaya tedavi reçeteleri yazma küstahlığından vazgeçip yaşanan iklim değişikliğinin sebep olduğu insani krizlere çözümler üretmek üzere daha mütevazı ajandalara geçmek gerekiyor. Bu da, takdir edersiniz ki, bir zihinsel değişim gerektiriyor. Kendi kendilerini dünyanın hasta olduğunu teşhis edecek ve ona tedavi reçeteleri geliştirecek makamlara atamış olanların, gerçekliğini yavan ve biçimsiz seviyelerine inmeye razı olmalarını gerektiriyor. Kaynakları kendi aralarında —dünyayı tedavi etmek” iddiasıyla— üleşmekten vazgeçip gerçek insanların gerçek problemlerinin çözümüne tahsis edilmesine rıza göstermelerini gerektiriyor.

Neyse…

Devam ederiz.