Kutsal Savaş

Neticede İslam’dan bozma, terzilerinin “zafer çağlarının İslam’ı” rozetiyle pazara sürdükleri bir tuhaf kisve giydirildi ahaliye. “Bunu giyersen düşmanın kılıcı sana değmeyecek, dolar düşecek, yükselse de sana bir şey olmayacak” filan geyikleriyle.

İmdi…

İslam niyetine kakalanan şeyin kendi bildiği İslam’a hiç benzemediği aşikârken, neredeyse her deseni sayısız yalanla, nefretle bezenmişken, bunca insan bu kisveyi nasıl bu kadar kararlılıkla giydi? Nasıl inandı düşmanın kılıcının kendisine işlemeyeceğine?

Bir. İnanmadı. İnanmıyor. Hiç ümidi yok değil, bir mucize olur mu olur. Allah’ın rahman sıfatıyla kendisinin dünyasını düzenleyebileceği, kahhar sıfatıyla da düşmanın oyununu bozabileceği ihtimali hâlâ mevcut. Dua edelim biz. Ama “olacak mı söyle, evet veya hayır, bir tek cevap hakkın var” diye üsteleseniz, şöyle göğsünü gere gere “olacak” diyemez. Samimiyetine güvendiği insanlarla bir aradayken “olacak iş mi ulan bu” bile diyor yani.

İki. Bu şey İslam’a hiç benzemiyor benzemeye de… Ondan gayrı bir kıyafet de yok gardıropta. Şurası delindiydi, “liberalizm” dediler onunla yamadık, burası delindi, “ümmet bilinci” dediler onunla yamadık. Orası delindiydi, “sosyalizm” dediler onunla, en eski delikleri “antiemperyalizm”le yamadıydık… Yamaların kimisi döküldü, kimi yerde yeni delikler açıldı, hepsinin altından “Türkçülük” astarı ortaya çıktı. Tamam, biçimsiz bir şey de… Başka ne var?

***

Kutsal savaş dendiğinde aklınıza ne gelir? Birileri, bir yerlerde, kararlı bir biçimde, bir kutsal fikri dokurlar ilmek ilmek. Bir yığın insanı, yüce bir fikir için savaşmaya ikna ederler. Sonra bir araya gelir…

Haçlı seferleri mesela, kutsal savaş dendiğinde ilk akla gelenlerden biri —belki de kutsal savaş denen şeyin prototipi. Yukarıda özetlenen şemaya uygun olarak mı kotarıldı? Kısmen. Ama sadece görünüşte… Esasında mesele, uzun süre salgınlarla filan kırılmayan nüfusun beslenemeyecek kadar artması neticesinde, Avrupa’da düzenin sürdürülemez hale gelmiş olmasıydı. Mevcut coğrafi kaynaklar mevcut teknolojik seviyede, mevcut nüfusu beslemeye yetmiyordu.

Yüce fikir ve “çağrı” hep vardı ama kuraklık ve takip eden kıtlık, çok sayıda aristokrat piçinin muhataralı statüsü ve sair faktörler, uzun süredir herhangi bir taşı yerinden oynatamamış olan fikri birden kıymetli kılmış, o fikre yaslanan çağrının da kulaklara ulaşmasını sağlamıştı. Marks haklıydı yani, tarihi maddi şartlar tayin eder, fikirler değil.

Türkiye, daha kuruluş öncesinden beri, bir kutsal savaş ikliminde yaşıyor. Bir biçimde işler yoluna sokulabilir, en azından işlerin yolunda olduğu —veya yoluna giriyor olduğu— zannı istihsal edilebilirse, kutsal savaş çağrıları kulaklara ulaşmıyor. İşlerin çığırından, trenin rayından çıktığı gizlenemez olduğunda ise… Yani kaynakların mevcudu besleyemez olduğu, sosyal statülerin dağılımının (siz bunu “belirsizliğin bedelini kimin ödeyeceği hususundaki kararların” diye okuyun) sorgulanabilir olduğu anda, taraflar silahlarını kuşanıyorlar.

Haçlı seferleri, seferlere katılanların çoğu için bir felaketten ibaret idi. “Kazanılan” şeyler, kaybedilenler ile kıyaslanmayacak kadar önemsiz idi. Ancak Avrupa problemlerini ihraç etmiş, kendi iç düzenini tesis etmiş oldu. Türkiye’de ise kutsal savaşlar, problemlerin “dışarı” ihraç edilmesine imkân vermedi —kutsal savaşların taraflarından biri olan Kemalistler ile diğeri olan “so-called” muhafazakârların ortaklaşarak problemleri önce gayrimüslimlere ve ardından Kürtlere ihraç edebildikleri kısmi “rahatlama” dönemleri dışında… Dolayısıyla Türkiye’nin sosyopolitik sahnesi, kâh Kemalistlerin muhafazakârlara ve kâh muhafazakârların Kemalistlere karşı sefer düzenlediği, her iki tarafın da mevzuu tamamen kutsal savaş motifleriyle bezediği bir oyuna ev sahipliği yaptı.

Ne anlamamız gerekiyor?

Sahnelenen oyunun kutsallıkla, kutsallarla filan hiç alakası yok. Ne üniter ulus-devlet, Atatürk, parlamentarizm, Misak-ı Milli, demokrasi filan gibi motifler ve ne de İslam, Osmanlı, Abdülhamid, ümmet filan gibi motifler savaşın “sebebi” değil. Tetikleyicisi bile değil. Kendimizi besleyemiyoruz, başkalarının performansına yaklaşamıyoruz, mesele bu. Kabahati atıp rahatlayacağımız bir öteki lazım her birimize. Onu bizden daha zavallı hale getirebilirsek, fazladan, kendi zavallılığımız görece katlanılabilir bir hal de alır.

Urun öyleyse!

***

Kutsal savaş kavramlaştırmasını yeni keşfetmiş, mevcut hali açıklamak için kullanmaya başlamış değilim. 28 Şubat döneminde, kendilerini solcu, sosyalist, Ulusalcı, modern, demokrat filan —en azından bunlardan biri veya birkaçı olarak— görenlerin hal ve tercihlerini tarif etmek için kullandım. İç göç, imar afları, Anadolu sermayesinin yükselişi ve sair sebeplerin neticesi olarak kabaran dalga karşısında, hakkını ver(e)medikleri imtiyazlarını koruyabilmek için “devleti” bir defa daha yardıma çağıran malum zevat, “ama bizi yeniyorlar” diyemediklerinden, kocaman, parlak kavramları bayrak gibi açmışlar, altlarında toplaşmışlardı.

O vakit demiştim, “meseleyi bir kutsal savaş haline getiriyorsunuz ama bu işi sürdürürseniz vay halinize, karşıdakilerin kutsalı daha kutsal” diye.

2007’de tekrarladım aynı lafları, yeni bağlamında. Evliydim o vakitler, eşim Cumhuriyet mitinglerinden birine katılmış, dönmüştü. Amcam da bizdeydi. Eşim heyecanlı, amcam incinmişti. Eşime demek zorunda kalmıştım ki, “evet herkesi taraf olmaya icbar edecek bir işi başarıyla gerçekleştirdiniz, bıçağın ağzını çok keskinleştirdiniz ve üzerinde durulamaz hale getirdiniz, mesele şu ki sizin tarafa bir düştüyse, öte tarafa üç düştü.”

Her ne kadar inanması zor olsa da, yani, İslam’ı muzaffer kılma hayaliyle baştan çıkmış gibi görünen yığınlar, kutsal savaş fikrini kendileri icat etmediler, karşı taraftan “öğrendiler”. “Onlar adına” siyaset üretiyor gibi algılanan Erdoğan ve çetesinin, dolayısıyla onların, her yaptıklarını karşı taraftan öğrendikleri gibi —tek adam rejimi, parti diktatörlüğü, keyfilik, müsadere mantığı, Kürt düşmanlığı, antiemperyalizm kisvesi altında Batı düşmanlığı, izolasyonizm ve daha ne varsa…

***

Kutsal Savaş kavramlaştırmasını yeni keşfetmiş değilsem de, günümüzün dünyasında yeni bir muhteva kazanmış olduğunu görmüyor değilim. Trump’ın seçim kazanmasıyla görünür hale gelen, dünya ölçeğinde bir kutsal savaş var. Kasabalıların şehirlilere açtığı savaş. Savaş zaten her yerde sürüyormuş, sadece bizde değilmiş ama… Daha önce dedim, hem olduğu ve hem de evrensel olduğu Trump’ın seçildiği seçim sürecinde berraklaştı benim gözümde. Daha önce havadaki nem gibi “hissettiğim” şeyler, hidrometreyle ölçülmüş olarak tablolar halinde önüme konmuş gibi oldu.

İslam’ın peygamberinin “rızkın onda dokuzu ticarettedir” dediği rivayet edilir. Ticaret dediğiniz şey, üretici taraflar arasındaki teması sağlama işinden ibaret ve evet zenginliğin büyük bölümü üretmekten değil, takas etmekten kaynaklanır —takas edemiyorsanız, daha çok üretmekle zenginleşemezsiniz. Ulus devletler, bölgesel ekonomileri daha büyük bir şemsiye altında toparlayıp, daha çok üreticinin aynı takas sistemi içinde yer almasını sağlayarak, zenginlik artışında büyük bir sıçrama imkânı sağladılar. Çünkü bir yandan, teknolojik sıçrama sayesinde, ekonomik ölçekler büyümüştü.

Sonra ekonomik ölçekler daha da büyüdü ve ulus devletlerin sınırları, zenginlik artışını sağlayan “genişletici” şeyler olmaktan çıkıp, daha da zenginleşmenin önünü tıkayan “daraltıcı” şeyler haline geldiler. Problem, bir yandan uluslarüstü gümrük birlikleri kurmak, bir yandan çokuluslu şirketler ve sair enstrümanlarla aşıldı ve… Ulus devlet denen şey “aşındı”. Aşınmaya da devam ediyor. Zenginlik de —beklenebileceği gibi— görülmemiş bir hızla arttı. Tabii olan şu ki, bu süreçten, her toplumda, toplumun belirli kesimleri, diğerlerine kıyasla daha çok faydalandılar.

Diyelim Almanya’da, Almanya ulus devletinin kuruluşundan önce bölgesel —küçük— pazarlar vardı. Ulus devlet kurulduktan sonra pazar Almanya’nın “tamamı” oldu. Köln’de birileri —diyelim kimyacılar— çok büyürken, Münih’te başkaları —diyelim çiftçiler— büyüdü. Münih’teki kimyacılar ile Köln’deki, Hamburg’daki çiftçiler ise battı. Yani şimdi küreselleşme babında “zarar görenler” üzerinden bir edebiyat üretiliyor ya, tastamam benzeri o süreçte yaşandı. Uluslaşmaktan bazıları kârlı, bazıları zararlı çıktı.

Uluslaşmaktan “en kârlı” çıkanlar, siyasi ve idari düzeni de —açıktan veya dolaylı olarak— kontrol ettiler. İşler yolunda gidip zenginlik arttıkça, “bölgeciler” dirençlerini kaybettiler, giderek “ulusçular” kalabalıklaştı. Almanya’da, iki yüzyıl sonra, hâlâ bölgeciler var mı? Var. Ama enerjileri yok.

Benzer bir gerilim, şimdi “Avrupacılar/küreselciler” ile “ulusçular” arasında yaşanıyor. Avrupacılar/küreselciler başlangıçta küçük bir azınlık, bir bürokratik/teknokratik elitten ibaretti. Tıpkı Bismarck’ın ulusçu bürokratik/teknokratik eliti gibi… Ama otuz yıl kadar sonra bugün, ciddi bir halk desteğine sahipler. Çünkü… Ekonomik ölçek büyüdü. Almanya’da mesela tekstil firmalarının batmasına yol açan süreçler, Almanya genelinde bir yoksullaşmaya değil, zenginleşmeye yol açıyor. (Hatırlatayım, Almanya sadece bir misal, her yerde böyle oluyor.)

Ve evet, Almanya’da zenginleşmenin nimetlerinden bütün kesimler eşit şekilde faydalanmıyor. Bu yüzden de toplumun muhtelif düğüm noktalarında dirençler, barikatlar oluşuyor.

Benzer bir dinamik neredeyse her yerde, belki Sahraaltı Afrika ve İslam coğrafyası hariç her yerde —hatta mesela Hindistan ve bir ölçüde Çin’de bile— işledi. Zenginlik arttı, zenginliğin büyük bölümü uluslaraşırı bağlantılar sayesinde arttı, toplumların bir bölümü bu artıştan diğerlerine kıyasla daha çok hisse aldı ve bir yandan da uluslaraşırı bağlantılarda yer alan nüfus hızla kalabalıklaştı.

Neticede, bugüne kadar benzerini görmediğimiz bir “kamplaşma” vuku buldu. Cephenin bir yanında bütün dünyanın “şehirlileri” var. Hepsinin menfaati diğerlerine bağlı. Cephenin öte tarafında ise her ülkenin kasabalıları mevzilenmiş durumda. Onların bir menfaat ortaklığı yok. ABD’nin çelik endüstrisinin çalışanlarının menfaatleri mesela, Kanada’nın çelik endüstrisinin çalışanlarının menfaatleri ile çelişiyor. Dolayısıyla ABD çelik endüstrisi, bir yandan ABD yazılım endüstrisi ve sineması ile, öte yandan da Kanada’nın, Avrupa’nın, Çin’in çelik endüstrisi ile dövüşmek durumunda…

Ama sorarsanız, “Yeniden Büyük Amerika”. Kutsal savaş…

Türkiye’nin “yeni kutsal savaş”ı, dünyadaki bu dekorun önünde sahne aldı.

***

Ve son olarak…

Avrupa’da, neticede Haçlı Seferlerine yol açacak sıkışıklık baş gösterdiğinde, sıkıntı herkesin sıkıntısıydı, herkes az veya çok hissediyordu. Sıkıntıyı hissetmek başka, onu çözecek formülü bulmak başka. Muhtemelen muhtelif çözüm denemeleri vuku bulmuştur. Ama hiçbiri, sorulan sorunun altında cevap seçenekleri halinde yazılmış değildi. Haçlı Seferleri de, analitik olarak, “derdimiz şu, şöyle yaparsak, şu sebeple derdimizi çözer” diye akıl edilip de başlatılmış değil. Can havliyle yapılan şeylerden bir şey ve…

İşe yaradı.

Sonra?

Bir seçenek olarak “öğrenildi”. Benzer dertler derinleştiğinde, ilk akla gelen “çözüm”lerden biri oldu. Memleketin imtiyazlı kesimlerinin 1960 darbesinden “öğrenmeleri” gibi… “Aman sevgili ordumuz, biz dalga dalga gelip bizim imtiyazlarımızı aşındıran bu biçimsiz yığınlarla baş edemiyoruz, gel bizi kurtar” demenin bir alışkanlık halini alması gibi…

Böyle bakarsak… Gerek dünyada ve gerekse Türkiye’de, tektonik plakaların mevcut çarpışmasının yol açtığı deprem de, uzun yıllar sürecek artçılara yol açabilir. Yani maç doksan dakikada sona ermeyebileceği gibi, eğer uzatmalarda da bir nihai netice zuhur etmezse penaltılarla karara bağlanmayabilir. Yenilerinin oynanması gerekebilir.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et