Mimari

Aydın Selcen eğlenceli yazısının dipnotunda İlker Aytürk’ün Post-Post Kemalizm: Yeni Bir Paradigmayı Beklerken adlı yazısını tavsiye etmiş. Yazı gerçekten okunmaya değer, Selcen’e de Aytürk’e de teşekkürler.

Aytürk’ün yazısından ihamla…

(a) Geniş yığınlar, (b) entelektüel elit ve (c) siyasi elit diye üç ayrı özne varsayabiliriz diye düşünüyorum. Aytürk sanki entelektüel elitin serencamını özetlemiş gibi görünüyor ama özneleri birbirinden ayırmadığından, işine geldiğinde, işine gelen alanın sınırlarına kolaylıkla tecavüz edebilmiş de diyebilirim.

Şüphesiz her üç özne birbiri ile etkileşim halinde. Dolayısıyla diğerlerinden söz etmeden herhangi birinin serencamı özetlenemez. Ama Türkiye gibi, modernleşmemiş de modernleştirilmiş olan toplumlarda ekstra problemler, zaten, bu üç öznenin arasındaki diyalog bozukluklarından kaynaklanıyor da diyebiliriz —hiç de riskli olmayan bir basitleştirmeyle…

Evet, Kemalizm öncesinde de Post-Kemalistlerin Kemalizm’e yükledikleri fenalıklar vardı ama… Olmaması tuhaf olmaz mıydı? Neticede sanayileşme, modernleşme, demokratikleşme öncesi bütün geleneksel toplumların ortak özellikleri idi onlar. Dolayısıyla modernleştirici olduğu iddiasında olan bir öznenin icraatı, “ama onlardan önce de öyleydi”lerle mazur gösterilemez. Kemalistlerin işinin kolay olmadığını teslim ediyorum. Daha önce defalarca iddia ettiğim gibi, İmparatorluk lüzumundan uzun yaşamıştı ve dolayısıyla da dünyanın değişen ikliminin bu topraklara nüfuzu gecikmişti.

Lakin mesele şu ki, Kemalizm’in başarısızlığının esas sebebinin değişen dünyanın uzağında başlamak olduğunu zannetmiyorum.

Şöyle ifade etmeye çalışayım.

Toplum, yani geniş yığınlar bir gerçeklik zemini olarak görülebilir. Yapılacak bina o zeminin üzerine, o zeminin parametreleri dikkate alınarak yapılmalı. Modernleşmiş ülkelerde de entelektüel elitler ve siyasi elitler vardı, zamanla rolleri ve paradigmaları değişse de… Ama hem entelektüel üretim ve hem de siyaset —her ikisi de ayrı özneler olduklarından kaçınılmaz olarak— toplumun dışında ama toplumla irtibatlı olarak iş gördüler. Modernleştirilmiş toplumlarda ise toplumun gerçek zeminini çürük, gösterişli bir gökdelen dikmek için elverişsiz gören entelektüel ve siyasi elitler, o zemini kat edip, daha derinde, daha sağlam bir zemin varsayarak iş gördüler.

Toplumun dışında olmak başka şey, toplumu umursamamak başka… Daha önce başka yerlerde de kullandığım bir tek misal vereyim, Fransız aydınlarının büyük bölümü inançsız idi. Ama hemen hepsi Katolikliğe, muhtemelen bir Katolik papazından daha hâkimdi. Türkiye’de ise İslam’ı bilmemek, aydın olmanın gerek ve yeter şartı gibiydi. Cehaletiyle gurur duyma hali yeni bir hal değil yani.

Yanlış hatırlamıyorsam Vala Nureddin anlatır, Nazım, Şevket Süreyya ve kendisi Bakü’de dolaşırlarken bir caminin avlusunda bir cenaze görürler. Ama imamdan başka kimse yoktur. Her üçü de inançsız oldukları halde bilirler ki, cenaze namazı farz-ı kifayedir. Aralarından biri namazı kılmayı teklif eder. Cemaat olurlar. Sonra cenazeyi yokuş yukarı taşımaya gelince iş, diğerleri bu fikri verene söverler. Ve saire…

Yani?

Kemalistlerden hemen öncesi Kemalistler gibi değildi. Ama Türkiye’de uzun bir dönem boyunca, bırakın “farz-ı kifaye ne demek”, “cenaze namazı nasıl kılınır” filan gibi seyrek ihtiyaç duyulan hususları, çok daha yaygın kavramları bile bilmemek bir terfi sebebi oldu. O öncesinden o sonrasına geçiş özel bir kabahattir. Münhasıran Kemalistlere çıkarılması gereken bir fatura…

Türkiye’de geniş yığınlar, tarihten devreden tecrübelerinin de yardımıyla, değişen dünyaya uyum sağlamakta arıza çıkarmadılar. Yani sadece Mısır, Suriye, İran, Rusya gibi modernleştirilmiş toplumlar kadar değil, hatta Galler, Fransa, Almanya gibi ülkelerin toplumları kadar bile direnç sergilemediler. Dolayısıyla en son suçlanacak öznenin geniş yığınlar olduğunu düşünüyorum. Bu hususta çok şey söyledim ama gerekirse münhasıran bu hususu da tartışabiliriz.

Esasen entelektüel elitler ve siyasi elitler özneleri de mazur görülebilir.

Çünkü mesele öznelerde değil, mimaride… Toplumla teması olmayan manasız bir varsayılan zemin üzerine inşa edilmiş çarpık bina, kaçınılmaz olarak, her an çökme tehlikesi sergiliyordu. Ve öyle bir binanın müelliflerinin ve yöneticilerinin, yine kaçınılmaz olarak, neredeyse bütün mesailerini binanın ayakta durması üzerine yoğunlaştırması anlaşılır bir şey.

Anlaşılır… Ama problem çözmekte hiç faydası yok.

Türkiye’nin entelektüel elitinin toplumla diyaloğu zayıf —eğer “hiç yok” demeyeceksek. Son derece normal bir halmiş gibi algılıyoruz ama bu diyalog zayıflığı son derece nadir bir hal. Gerek tarihi olarak ve gerekse de başka ülkelerdeki durumla mukayese edildiğinde özel bir halden söz ediyoruz. Ve bu özel durum, Kemalizm’in eseri. Gerçeklikle irtibatı olmadan da entelektüel elite katılabilmek mümkün olduğunda, cehalet, sığlık ve nihayet şirretlik, entelektüel elitin kişilik özellikleri halini aldı.

Entelektüel elitin standartlarının düşmesi siyasi eliti zayıflattı. Ama yine de —İttihat ve Terakki’nin attığı temeller üzerinde— toplumla diyaloğunu iyi kötü sürdüren bir siyaset mümkün olabiliyordu. 12 Eylül darbesi, toplum ile siyasi elit arasındaki irtibatı kesti. Entelektüel elit bu hali alkışladı.

Netice olarak…

Türkiye toplumu kolaylıkla istikamet değiştirebilen bir toplum. İçinde sıkıştığı yerden çıkabilmek için, lazımsa bir kurdun peşine takılıp yürüyebilir. Mesele şu ki, toplumun herhangi bir andaki tercihlerine bakıp toplumla irtibatının zayıflığına mazeret üreten, aşırı tembelleşmiş bir entelektüel elitimiz var ve siyasetin de kolu kanadı kırılmış vaziyette.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et