Moda

Mehmet Şevket Eygi enteresan bir adamdı. Gençliği de öyleydi ama toslaya toslaya duvarları yıkamayacağını öğrendikten, nispeten durulup oturduktan sonra başka türlü enteresan tespitler yapmıştı. Mesela “İslam Türk ile Kürt’e kalmışsa istikbali yok” diyebilmişti. Bir de moda hakkında, kendi camiasında dile getirilenlerden farklı bir tercihi vardı. Diğerleri moda kavramını kategorik olarak lanetlerken o modaya karşı değildi, Müslümanların moda yaratması gerektiğini söylüyordu.

Ben bunu yazarken arka planda TRT Türkü kanalında “Demedim mi” çalıyor. Türküyü severim, Cem Karaca’dan özellikle severim. Dünyada türküler moda yapılabilir mi mesela? Veya Klasik Türk Musikisi? Koreliler K-Pop’u moda yaptılar ama o sayılmaz. Çünkü —eğer doğru anlıyorsam— kendi müziklerini moda yapmış değiller, başkalarının müziğinin pazarına kendi starlarını soktular.

Başkalarının müziği?

Kimin müziği? Futbol kiminse, dünyada yaygın giyim kuşam tarzı kiminse, şu okuduğunuz metne en son girmiş yabancı kelimeler kimin dillerinden alındıysa, altında yaşadığımız siyasi form kimin icadıysa…

Bir açıdan bakarsanız her şey moda. Başkaları futbol oynuyorlar —kendi kendilerine. Size bir şey dayattıkları yok. Ama onların futbol maçlarını, maç sırasındaki heyecanlarını görüyor, özeniyorsunuz. Siz de oynamaya kalkıyorsunuz. Artık oynayabildiğiniz kadar. Eygi farkına varmıştı ki, öyle yaptığınızda özenen ile özenilen arasındaki fark büyüyor. Arada bir onları yenmek için onların sahasına çıktığınızda defalarca yeniliyorsunuz ve her yenilgi, özendiğinize duyduğunuz hayranlığı ve özentiyi besliyor, özenilene özenmeyi meşrulaştırıyor.

***

Batı medeniyetini daha önceki bütün medeniyetlerden ayıran en büyük özelliği, kendisini bir model olarak dünyanın en ücralarına kadar dayatabilme kabiliyeti. Mısırlıların öyle bir imkânı yoktu. İranlılar, Hintliler, Çinliler Mısırlılardan daha geniş coğrafyalara, çok daha büyük nüfuslara modellik ettiler. Roma onları geçti. Osmanlı Roma’yı en azından egale etti. Ama hiçbiri Avrupa medeniyetinin yaptığı işi yapmaya yaklaşamadı bile. İşbu medeniyetler Avrupalılardan daha derinliksiz olduklarından değil, sadece burada olanı dünyanın ta öbür ucuna taşıyacak ulaşım ve iletişim teknolojileri yoktu. Zaten belirli bir şeye bütün dünyada talep yaratabilseniz, onu talebi karşılayabilecek kadar üretme imkânınız da yoktu.

Şimdi durum farklı. Birileri Facebook gibi bir platform yaratıyor ama Facebook’ta paylaşılan şeyler standart değil. En azından Facebook’u imal etmiş olanların içerikleri bir tekel oluşturmuyor. Hatta, eğer yeterince şık bir şeyle sahne alırsanız, eksantrikliği, orijinalliği sebebiyle, oralarda üretilenden daha çok yayılma şansı da var yaptığınız şeyin. Neticede, Türk dizileri mesela, İngiliz veya Alman dizilerinden daha geniş alanlara, daha çok kişiye yayılabiliyor.

Şartların eşitlendiğini filan iddia ediyor değilim. Asimetri baki. Bir defa ekonomik gücün —dolayısıyla da pazarın— büyük, çok büyük bir bölümü Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da yoğunlaşmış durumda. Dolayısıyla satıcı iseniz, onların tüketim alışkanlıklarını hesaba katmanız gerekiyor. Korelilerin K-Pop’la yaptıkları gibi, “sizin olanı, sizin için biz yapalım, parayı biz kazanalım” hesabı. İlaveten Netflix’in kendisi, iktisadi olarak Netflix’teki dizilerden daha kıymetli. Dolayısıyla içerik üretip yükledikçe, onların kazanmasına katkı sağlıyorsunuz. Filan.

Ama artık moda yaratma konusunda eski haller yok, onu demek istiyorum.

Öyle olunca ne oldu?

Özenen ile özenilen arasındaki farkın belirleyiciliği ortadan kalktı. Belirleyici olan, bu yeni şartlara uyum sağlayabilenler ile uyum sağlayamayanlar arasındaki fark olmaya başladı. Adam eskiden Detroit’teki otomobil fabrikasında işçi olarak çile dolduruyordu. Ama özenilen taraftaydı. Akşam eve gelip birasını açıp televizyonun karşısına oturduğunda, Vietnam’da olup biteni, çalıştığı fabrikanın üst düzey yöneticileriyle ve hatta patronuyla aynı şartlarla, duygudaşlıkla seyrediyordu. Mensup olduğu toplumun özenilecek toplum olmasına herkes kendi kavlince, kendi imkânlarıyla katkı yapıyordu, onun hissesine de otomobil fabrikasında somun sıkmak düşmüştü.

Marilyn Monroe da kendince katkıda bulunuyordu mesela. O fabrika işçisinin fabrikadaki dolabının kapağının içinde Monroe’nin çapkın ve kışkırtıcı bir fotoğrafı asılıydı ya, biliyordu, Türkiye’de, Mısır’da, Brezilya’da da kendisi gibi olanların dolaplarında da benzer bir Monroe fotoğrafı vardı. Farklı ülkelerde aynı Monroe fotoğrafını dolaplarına asanların hepsi aynı kaderi paylaşıyor gibiydi ama değillerdi. Detroitli işçinin dolabında mesela Türkan Şoray’ın fotoğrafı yoktu. Şoray’ın fotoğrafı mesela Fransa’da Deneuve’nin fotoğrafının yanında da yoktu.

Monroe evrensel, Deneuve yarı-evrensel idi. Şoraylar ise mahalli. Daha acıklısı —ve elbette daha mühimi— ise şu ki, Şoray, bir manada bir Monroe mukallidi idi. Şoray’ın fotoğrafını dolap kapağının içine asmayı da o Detroitli işçiden öğrenmişti Türkiye’deki muadilleri. Şoray’ın kameraların karşısında nasıl poz vermesi gerektiğini Monroe’nin fotoğrafçılarını taklit ederek kararlaştırmıştı poster fotoğrafçıları. Yani mahalli olan bile mahalli değildi. Tıpkı Cem Karaca’nın Pir Sultan’ın deyişini Pir Sultan’ın enstrümanı ile değil de batılı enstrümanlarla, batılı tınılarla yeniden yorumladığında ortaya çıkan şey gibi…

***

O süreçte —daha önce çeşitli defalar söyledim— modernleştirilen toplumlar ikiye bölündüler —modernleştiriciler ve modernleşmeye zorlananlar olmak üzere. Modernleştiriciler Batı medeniyetine dair olanı evrensel buluyorlardı. İnsanlığın nihai safhasının ürünleriymiş gibi muamele ediyorlardı onlara. Öte yandakiler ise daha sahici idiler. Başkalarına özenmeyi içlerine sindiremeyecek insanlar idiler. Bir yandan da daha hayalci idiler, özenen değil özenilen olunabileceğini hayal ediyorlardı.

Eygi teşhisinde haklıydı yani. Tedavide ise hayal kuruyordu, “hadi moda yaratalım” demekle olmuyordu o işler. Birileri moda yaratıyor ve böylelikle bir özenme/özenilme eşitsizliği üretip besliyor değildi. Ortada özenilenler vardı ve özenenler onlara özendikleri için özenilenlerin yaptıkları moda oluyordu.

***

Mesele şu ki, artık dünyanın neredeyse tamamını kat eden bir Beatles yok. Artık dünyanın dört bir yanındaki dolap kapaklarının içinde kendisine bir yer bulan bir Monroe da yok. Artık 68 benzeri bir itiraz vuku bulsa Paris’te, dalga dalga bütün dünyaya yayılması imkânsız —sarı yelekliler Fransa sınırları dışında kimseye ilham vermedi mesela.

Tekrarlayayım, eşitlenmiş değiliz. Ama insanlık tarihinin belki de en vahşi eşitsizliği enerjisini tüketti ve tarihe karıştı. Şimdiki artık sadece maddi bir eşitsizlikten ibaret. Eşitsizliğin makas değiştirmesinin farkına varılmadığını düşünüyorum. Eski ezberlerin tekrarlanıp durmasından öyle anlıyorum.

Neyse… Detroitli otomobil işçisine dönelim. O işçi işsiz kaldı. “Artık otomobil üretmeyeceğiz, cep telefonu aplikasyonu üreteceğiz, o süreçte sana verebileceğimiz bir rol yok” dendi adama. “Neden otomobil üretmeyeceğiz” diye sorduğunda da, “başkaları bizden daha iyi otomobilleri daha ucuza üretiyor” cevabı verildi. Allah’ın Japonlarının bir hususta —hele ki dibine kadar Amerikan olan otomobil hususunda— Amerikalılardan daha iyi olması zaten başlı başına bir travmaydı. Ama dahası da vardı. “Peki, ben ne olacağım” diye sorduğunda, “yakınma, biz kazandığımızla sana bakacağız” dendi.

Kof bir ekonomizm.

İnsan başka bir şey. Başka türlü bir şey. Amerika’nın büyük olmasında kendisinin de bir rolü olduğunu düşünen adam başka, Amerika’nın büyüklüğü sayesinde kendisine bir Brezilyalıdan, bir İspanyol’dan daha çok sadaka verilebilen biri bambaşka.

Bu süreçte dünyanın başka ülkelerinde de benzer bir ayrışma yaşandı. ABD’de cep telefonları için aplikasyon üretenler, Facebook’u üretenler, Netflix için içerik üretenler, yani şehirliler, yani otomobil fabrikaları kapanınca işsiz kalanlara verilen sadakanın kaynağını üretenler, dünyanın dört bir yanında kendileri gibileri buldular. Dünyanın dört bir yanında zenginliği esas üretenler ile yorulduğu —yani emek harcadığı— için zenginlik ürettiğini zanneden kasabalılar arasındaki gerilim büyüdü.

***

Eh beni biliyorsunuz, geleceğin şehirlilerde, şehirlilikte olduğunu düşünüyorum. Kendi işleri korunsun, onlar yine verimsiz tarlalarında bildiklerini yapadursunlar ve karınları doysun, fabrikalarda robotlar yerine kendileri çalışsın, eski güzel günler ihya edilsin temennisiyle dünyanın saatini durdurmaya hevesli olan kasabalıların ise karşısındayım.

Ama…

Ortada bir problem var. Ciddi bir problem var. Canları yanıyor olan milyarlarca insandan söz ediyoruz.

Buradan geri dönemeyiz, fabrikalardaki robotları imha edip yerlerine kasabalıları yerleştiremeyiz. Buradan geri dönemez, Türkiye’nin, Meksika’nın, Hindistan’ın Facebook’larını, Netflix’lerini filan yapamayız. Ama bir şeyler yapmamız lazım. Sözünü ettiğimiz milyarlarca insanın hayatlarına anlam katabilmeleri için bir şeyler yapılması gerekiyor. Bambaşka şartlarda, o şartlara göre biçimlendirilmiş olan insanlar, “ama artık şartlar değişti, size okullarda öğrettiklerimizin miadı doldu, siz demode kaldınız” diye bir kenara terk edilemezler. Daha mühimi, yeni nesillerin o eski rol dağılımına uygun olarak biçimlendirilmesine mani olmalıyız. Bu işleri, ilaveten, onların yerine her şeyi bilen hep o aynı birilerinin yapmaya kalkması manasız.

Dünyanın dört bir yanında kasabalılar şehirliliğe özeniyorlar. Tayin edici, geleceği biçimlendirecek olan dinamik bu. Bu yüzden şehirliliğin kazanacağını iddia ediyorum. Ancak kasabalılar şehirlilerden nefret de ediyorlar —ki bence haksız sayılmazlar. Özenme ve nefretin aynı anda yer almasını yadırgayan varsa, Cola Turka’nın ne manaya geldiğini düşünebilir, ülkücü veya devrimci gençlerin altmışlardaki blucin hevesini deşeleyebilir, Şoray fotoğraflarının Monroe fotoğrafları ile akrabalığını inceleyebilir. Özenme ve nefret her daim kol kola gezerler.

Başakşehir, nefret ettiği şehirlilere özenen kasabalıların, kendi kasabalı değerlerini muhafaza ederek şehirlileşme teşebbüsü. Neden mahzurlu? Çünkü ne kendi kasabalı değerlerini —başını örtmek, kurbanını kesmek gibi simgesel unsurları dışında— muhafaza edebiliyorlar, ne de şehirlileşebiliyorlar. Şehirde kalan kasabalılar ise, başını gözünü yara yara da olsa, bir yol açabilirler. Kendilerini yüksek duvarların arkasına daha önce hapsetmiş olan şehirlilerin serencamı daha da acıklı. Neler olup bittiğini anlamaktan tamamen aciz, yetmişlerden kalma lügatleriyle, kendilerine yönelik tehdidi besleyip duruyorlar. Arkasına sığındıkları duvarlar artık onları korumuyor ve fakat yalıtıyor, cahil bırakıyor.