Niçinselciliğin Sefaleti

Eğer Cihan Harbi çıkmasaydı, babamın büyükleri Erzurum’un kuzeyinden batıya doğru hareketlenmeyeceklerdi. Babamın babası babamın annesini bulamayacaktı. Babam dünyaya gelmeyecekti. Eğer Cihan Harbi çıkmasaydı, annemin babası ve annesi, ayrı ayrı Rumeli’den Anadolu’ya göçmeyecekler, birbirlerini bulamayacaklardı. Annem dünyaya gelmeyecekti. E, haliyle, ben de dünyaya gelemeyecektim. Bu hesapça diyebilirim ki, Cihan Harbi, ben dünyaya geleyim diye çıktı. Cihan Harbini kotaranlar, benim dünyaya gelebilmem için dünyayı ateşe verdiler.

Bu akıl yürütme tuhaf mı görünüyor? E, tastamam aynı soydan gelen bir yığın akıl yürütmeyi büyük bir iştahla tüketip duruyorsunuz ama.

°°°

“Neden” ve “niçin” diye iki soru zarfı var. Aynı şeyi soruyormuş gibi duruyorlar. Ama etimolojilerine bakacak olursak, iki farklı şey soruyorlar. Biri, şeylerin hangi sebeplerle vuku bulduklarını sorarken, diğeri hangi neticeleri doğurmak için gerçekleştiklerini soruyor. Aydınlanmacı akıllar, herhalde âlemi uzun bir çizgisel sebep-sonuç zinciri halinde gördüklerinden, bir şeyin hangi sebeple vuku bulduğu ile hangi neticeyi kast ettiği arasında bir fark görmüyor. İstanbul’dan yola çıkmış Ankara’ya gidiyorsanız, bir tek güzergâh varsa, Bolu’da size nereden yola çıktığınızı sormaları ile, nereye gidiyor olduğunuzu sormaları arasında bir fark yok. Hangi soruya cevap veriyor olursanız olun, cevabınızın bilgi muhtevası aynı olur.

Âlem Aydınlanmacıların zannettiği forma sahip olsaydı, mesele yoktu. Ama öyle değil. Bolu’ya bir yığın yerden gelmek, Bolu’dan bir yığın yere gitmek mümkün.

Cihan Harbi bir çok sebeple çıktı. Sanayi Devrimi olmasaydı, Cihan Harbini zaruri kılan şartlar da oluşmayacaktı mesela. Osmanlı bütün hayatiyetini yitirdikten sonra bile mevcudiyetini sürdürebilecek mukavemette örgütlenmemiş olsaydı, 19. Yüzyıl boyunca Batının gerçekleştirdikleri savaşa son vermenin bile mümkün olduğu kibrini besleyecek ölçüde göz kamaştırıcı olmasaydı, ve saire… Bir yığın faktör bir araya geldi, Cihan Harbi çıktı.

Cihan Harbi bir yığın neticeye yol açtı. Rusya’da devrime, Osmanlı’nın çözülmesine, Almanya’nın bilenmesine, ve saire… Dedelerimin başına gelenleri saymıyorum bile.

°°°

30 Mart seçimlerinde sandıktan neden böyle bir sonuç çıktı? Saymakla bitirilemeyecek kadar çok sebebi var. Ama siz, sandıklarda yapılan hilelerden, vatandaşın koyun olduğuna kadar bir yelpaze içinden gönlünüze uygun herhangi birini seçip, onunla avunabilirsiniz. Veya daha entel takılıp, Türkiye’de orta sınıf tabir ettiğimiz kesimin aşırı borçlanmış olmak yüzünden istikrarı seçtiğini de seçebilirsiniz başka bir yelpaze içinden.

30 Mart’ın neticeleri ne oldu? Saymakla bitmez. Ama siz, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmak için düğmeye bastığı, seçimin dikkate değer tek neticesinin Ağustos ayındaki meydan muharebesi için gereken mıntıka temizliğinin gerçekleştirilmesi olduğu üzerinden çenenizi yorup durabilirsiniz.

Bence biraz daha geriden başlamakta fayda var.

2012 ortalarından itibaren 30 Mart seçimleri belirli kesimlerin radarına girmeye başlamıştı, Seçimin nasıl bitebileceği hakkındaki bütün sorulara, “Türkiye seçime bu konjonktürle girmeyecek” diye cevap veriyordum. Her şey kontrol altında görünüyordu. “Ne olabilir ki” diye soruluyordu. O dönemlerdeki ruh halimizi şimdi hatırlamak müşkül ama sahiden de yaprak kıpırdamıyordu.

Sonra, memleketin en biçimsiz parklarından birinde direniş başladı. Bütün ülke dalgalandı.

Niçinselciler, “bu işi kim, hangi neticeyi elde etmek için kotardı” diye sordular, âdetleri olduğu üzere. Soruyu nasıl sorarsanız sorun, bir defa soru soruldu mu, cevap vermek kolaydır. Zor olan soruyu sormaktır. Nitekim bu soruyu icat edenler, çok geçmeden, kendilerini bile inandıracak cevapları ürettiler. Erdoğan’ı devirmek isteyen dış güçler, onu devirmek kastıyla düğmeye basmışlardı. E, her şeye kadir dış güçler bu sefer bu işi neden başaramamışlardı? O vakitler bu soru pek gündeme düşmedi. Ta neden sonra, 17 Aralık’tan sonra yavaş yavaş sorulmaya başladı bu soru. Şimdiye kadar her şeye kadir görünen dış güçlerin bu defa, Erdoğan’ın dehasını hesaba katamadıkları gibi cevaplar ürettiler. Daha tuhafı, bu zırva cevaba inandılar da…

Aydınlanmacıların biraz daha aklı başında olanları, “bu iş neden oldu” diye sordular. Üç beş sebep buldular. Hatta daha önce pek yapmadıkları bir şeyi yapıp, bütün bu sebeplerin hepsinin hissesi olduğunu bile teslim ettiler.

Ama Gezi direnişinden daha bir ay önce 1 Mayıs için muazzam bir yığınak yapılmış, fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Çok geçmeden Emek Sineması için bir direniş teşebbüsü olmuş, darmadağın edilmişti. Bunlar niye yankı bulmamış da, Gezi direnişi bulmuştu? Çünkü Gezi’de direnenler, 1 Mayıs’ı veya Emek Sineması direnişini kotarmaya çalışanların aksine, düzenli bir ordu değillerdi. Tabir caizse gerilla idiler.

Gezi direnişinin başlarında, AKP’ye yakın arkadaşlarımla birlikte bir kafede oturuyorduk. Twitter’dan an be an olanları takip ediyorlar, “şimdi olmadı ama az sonra fiyasko olacak” ümitlerini dile getiriyorlardı. “Beyhude bekliyorsunuz” dedim. Umursamazca 1 Mayıs’ı, Emek’i örnek gösterdiler. “Erdoğan bu işin hakkından gelemez, çünkü bu defa muhatabı farklı, muhatabı halk” dedim. Birkaç saat sonra Erdoğan TİM’de, “Başbakan olarak soruyorum, muhatabım kim” diye sordu.

Gezi, zamanın ruhuna uygun, kendiliğinden örgütlenen bir şeydi. 1 Mayıs’ı, Emek direnişini beceremeyenler, bir kaç gün sonra Gezicilerin sırtına bindiler. Aralarından bazıları, mahrem ortamlarda, utanmadan, Gezi direnişini kendi örgütçü kabiliyetlerine bile yordular.

°°°

Neyse, Gezi’yi konuşuruz daha.

Mesele şu ki, çağdışı kalmış bir kontrol saplantısıyla memlekete vaziyet eden Erdoğan, memleketi zıvanadan çıkarmıştı. Tıpkı otomobil sahibi olup da her yere otomobille gitmeye başladığı için yürümeyi unutan, ama bu arada beslenme alışkanlıklarını filan değiştirmeyen her bünye gibi, memleketin bir yerlerinde bir takım arızalar çıkmaya zaten başlamıştı. Dünyayı sadece belirli/örgütlü güç odaklarının bir muharebe meydanı gibi görmeye alışmış olan zihinler farkında olmasa da, ülkenin damarları tıkanmaya başlamış, tansiyonu yükselmiş, olur olmaz yerlerde yağ birikmeye başlamıştı.

İtiraf etmem gerekiyor, reaksiyon gösteren kesimler, kendilerine karşı kendimi en suçlu hissettiğim, kendilerinden en az şey beklediğim gençler oldu. Yıllardır ders verdiğim her yeni dönemin, bir öncekine kıyasla daha sinik, daha hayalsiz, daha enerjisiz olduğunu görüp duruyordum. Beni yanılttılar. Sağ olsunlar.

Gezi direnişinin sebepleri arasında, demek ki, direnişin zamanın ruhuna uygunluğunun önemli bir hissesi var. Erdoğan’ın önemli bir hissesi var. Erdoğan’ın —o güne kadar çok işine yarayan— her şeyi kontrol altında tuttuğu zannını yayabilmiş olmasının çok hissesi var. (Çünkü bu defa da öyle olacağından hiç şüphe etmeyen Vali ve şürekası, ateşin üzerine benzin dökmekte beis görmediler.) Çocuklarımızı birçok bakımdan iyi yetiştirebilmiş olmasak da, hiç değilse kendimize benzetmek konusunda cimri davranmış olmamızın çok hissesi var. Ve daha birçok şeyin…

Gezi’nin neticelerine gelince…

Çok neticesi var.

Bir defa 30 Mart seçimlerinde eğer Erdoğan canhıraş bir mücadele vermek zorunda kaldıysa, bir numaralı sebebi Gezi’dir. Eğer Gezi olmasaydı, Erdoğan Ankara’da oturarak, sadece adayları belirleyerek, meydan meydan gezmeye hiç ihtiyaç duymadan da bu neticeyi alabilirdi. Ama Gezi, Erdoğan başta olmak üzere bütün politik sistemin, bütün örgütlülüklerin karizmasını çizdi. 30 Mart öncesi herkese çok normal görünen ama geçmiş mahalli seçimler ile kıyaslandığında hiç de normal görünmeyen ölesiye mücadele, bütün politik aktörlerin bir ölüm kalım savaşını iliklerinde hissetmelerinden kaynaklanıyor bana göre.

Gezi’nin çok neticesi var ve bir çoğunu daha yaşayacağız ama bana kalırsa en önemli neticesi, Gezi’ye katılan çocukların Gezi sürecinde yaşadıkları değişim. O değişimi kimsenin adlandırabileceğini veya ölçebileceğini zannetmiyorum. Ama çocuklar ilk defa kendilerini dünyanın hissedarı gibi hissettiler. Bu duygunun çok önemli neticeleri olacak.

°°°

Gelelim 30 Mart’ın sebeplerine ve neticelerine…

Gezi’de suyun yüzüne çıkan birikmişlikler 30 Mart sandık sonuçlarının şekillenmesinde tayin edici rol oynadı. Erdoğan’ın kabul edilebilir bir netice alabilmesi için bütün enerjisini, bütün sesini, cephaneliğindeki bütün mermilerini yakması gerekti. Yaktı. Karşısındakilerin bir farkı yoktu. Onlar da yaktılar neleri varsa.

30 Mart’ın neticelerini, Gezi süreci boyunca ülkede ve özellikle de 30 yaş altı nüfusta biriken kendine güven, arayış ve saire gibi faktörleri hesaba katmadan yorumlamak ise manasız olur. Paralel işleyen süreçler, bir tek geleceğe doğru taşıyor ülkeyi. O gelecekte, Gezi’de yaşanmış olanların da önemli bir hissesi olacak. Ama ayrıca, 30 Mart öncesinde, müesses nizamın, bir nebze meşruiyet için her şeyi yakmak zorunda kalmış olmasını da hesaba katmak gerekiyor. Bütün taraflar, en ufak bir darbede yıkılacak kadar tarumar oldular 30 Mart’ta.

°°°

Dünya böyle. Bir arkın içinde, belirli bir başlangıç noktasından belirli bir bitiş noktasına doğru akmıyor, bir yığın noktadan akanlar “şimdi”de birikip, bir yığın noktaya doğru akıyor. Dünya böyle. Niçinselcilerin anlayabileceği bir formu yok. Dolayısıyla niçinselciler ne kadar gürültü koparırlarsa koparsınlar, her defasında olduğu gibi, yine çuvallayacaklar.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et