Nitelikli Okullar

TEOG yerine getirilen sistemde, herkesin sınava girme mecburiyeti yokmuş.

Sınav, mecburiyet, stres… Bin türlü musibet, bir tek hamlede ortadan kalkıverdi. Yine Reis çözdü meseleyi ve Reis’in emriyle harekete geçen bürokrasi, mucizevi formülü buldu. Türkiye’nin gençliğini telef eden sınav stresi —onlarca yıldır üzerimize kâbus gibi çökmüş bir bela— ortadan kalkıverdi. Siz hâlâ Reis’e laf edin, Sorosçular, Amerikan uşakları, İslam düşmanları sizi… Siz her türlü probleme Batılı gözlüklerle, Batılı şablonlar içinde çözüm arayıp durduğunuzdan, orada apaçık görünen yerli ve milli çözümleri bulamıyorsunuz. Ama Reis öyle mi ya! İyi ki Reis var. Memleketin yakasına yapışmış ve çözümsüz görünen her problem bir bir çözülüyor işte. Yerli otomobilin de eli kulağında zaten…

TEOG yerine getirilen sistemin “herkesin sınava girme mecburiyeti olmadığı” üst başlığıyla duyurulmasının alt metni böyle. Ama besbelli, artık bu tür alt metinleri ahaliye kazıklayıp duran şeylerin enerjisi tükenmiş. Üst başlık yapayalnız, kendi kaderiyle baş başa, öylece kalakaldı. Malum şeylerin iflas ettiği anlaşılıyor.

Şeylerin Reisi de galiba farkında bu iflasın ve belki de iflas etmiş olanların yerine, aynı alt metni yeniden eski heyecanla tekrarlayacak yeni şeyler getirirse eski güzel günleri —sadece kendisi için güzel olan o günleri— ihya edebileceğini ümit ettiği için yapıyor mevcut kadro operasyonunu. Belki de zannediyordur ki, mesele bahse konu olan alt metinde değil, onu tekrarlayıp durarak ahaliye pazarlama vazifesini ifa eden şeylerin metal yorgunluğunda… Kim bilir!

“Bundan önce de sınava girmek istemeyen girmiyordu veya girmeyebilirdi, en azından stres istemiyorsa hazırlanmaz sıfır alırdı, evine en yakın liseye yerleşirdi” filan diye eşelemenin, şeylerin utanmazlığını bir defa daha teşhir etmeye teşebbüs etmenin bir manası yok —şeylerle birlikte ben de enerjimi yitirdim.

“Şeyler enerjisini yitirdi, insanlar geri gelecek, güzel günler yakında” diye hayaller kurmanın, hayaller satmanın da manası yok —mevcut siyaset sisteminin içinden bir çözüm üretmenin neredeyse bütün yolları tıkalı. Ortada alternatif yok.

Ben kendi bildiğim mevzulara döneyim izin verirseniz —nitelikli okullar mevzuuna…

Yeni sistemde, malum-u aliniz, sadece nitelikli okullara gitmek isteyenler sınava girecekmiş. O nitelikli okulların hangileri olduğu, bildiğim kadarıyla, henüz açıklanmadı. Ama yine de, sadece nitelikli okullar tamlaması üzerinden günlerce konuşulacak malzeme var.

***

Ben, sıradan bir işçi çocuğu olarak, haftada 250 gram kıyma satın alabilirse evin kadınının bayram ettiği bir ailenin beş çocuğunun en büyüğü olarak, İzmir Koleji (şimdiki adıyla Bornova Anadolu Lisesi), Ankara Fen Lisesi (o vakitler Türkiye’nin biricik Fen Lisesi) ve ODTÜ’de okudum. Bu okulların hiçbirinde, ailemin yoksulluğu sebebiyle bir sosyal sıkıntı çekmedim çünkü okuldaki arkadaşlarımın arasında bir istisna teşkil etmiyordum. Benim ailemden daha varlıklı ailelerin çocukları elbette vardı ama benimki gibi, hatta benimkinden daha yoksul ailelerin çocukları da vardı. Çoktular.

1990’ların ortasında Anadolu Liseleri —ki o tarihte hâlâ diğerlerinden ayrılan, talep edilen, nitelikli okullar idiler— üzerine, MEB için bir araştırma yaptığımda görmüştüm ki, artık durum 70’lerdeki gibi değildi. Anadolu Liseleri, üst-orta sınıfın imtiyaz alanı halini almış gibi görünüyordu. Araştırmanın kopyası elimde yok, oranı tam olarak da hatırlamıyorum ama mesela ailesi otomobil sahibi olan öğrenciler toplamın yüzde sekseninden fazlaydı. Toplumda otomobil sahipliği ise çok daha düşüktü —belki yüzde onlar mertebesinde…

Dikkat isterim, benim İzmir Kolejinde okuduğum yıllarda, çağ nüfusunun binde dokuz kadarı —sonradan Anadolu Lisesi olarak adlandırılacak olan— kolejlerde okuyorken, araştırmayı yaptığım tarihlerde yaklaşık yüzde dokuzu bu şekilde adlandırılan okullarda öğrenciydi. Yani çok daha kıt olduğunda bile sosyoekonomik olarak daha yaygın kesimlere açık olan bir kaynak, bollaştığında daha dar bir kesim tarafından ele geçirilmiş gibiydi.

Hiç tereddüt etmeden, emniyetle söyleyebilirim ki, Türkiye’de eğitime erişim —muhtemelen Cumhuriyet döneminden önce de olduğu gibi— son derece demokratik, beklenmeyecek kadar demokratik bir niteliğe sahipti. Eğitime erişimin demokratik niteliği, talep artışına paralel sayıda eğitim kurumunun açılmadığı 1930’lar ve 40’larda belki de bir ölçüde yaralanmış olabilir, bilemiyorum —bu hususta doğru dürüst araştırmalar varsa, ben bilmiyorum. Ama 1950’lerden sonra merkez sağ iktidarlar, eğer daha önce yaralanmış idiyse bile, eğitime erişimin demokratik niteliğini tamir ettiler.

Hiç tereddüt etmeden emniyetle iddia edebilirim —ve hep edegeldim— ki, Türkiye sosyolojisinin, onca eşitsizliğe, ülke olarak onca başarısızlığa, onca bölünmüşlüğe ve çarpıklığa rağmen bir bütün olarak hayatiyetini sürdürebilmesini sağlayan birinci —belki de biricik— harç, eğitime erişimin demokratik niteliği idi, okullarda hunharca yürütülen “imtiyazsız, sınıfsız bir toplum” propagandası değil.

Eğitime erişimin bu ölçüde demokratik olması doğru bir şey midir, hangi ailede doğmuş olursa olsun herkesin her şey olma hayaline sahip olarak büyüyebilmesi iyi bir şey midir, bilemem. Çok hoş, adeta cennet intibaı veriyor olduğundan şüphem yok ama hayallerin hepsinin gerçekleşemeyeceği aşikâr. O durumda yaşanacak hayal kırıklıklarının nasıl, hangi sosyal/siyasal mekanizmalarla finanse edilebileceği gibi ciddi bir problem vardı. Bugün önümüze gelen faturanın bir ölçüde o problemin neticesi olarak okunması da mümkün.

Eğitime erişimin bu ölçüde demokratik olması, bana öyle geliyor ki, Türkiye’yi biricik yapan hususlardan biriydi. Onu korumak ve diğer her şeyi ona uygun olarak yeniden düşünmek, tasarlamak daha gurur verici, tatmin edici neticeler verebilirdi. Kendi hesabıma, Türkiye’nin böyle bir stratejisi olmasını tercih ederdim. Ama böyle bir stratejiyi hayata geçirmenin ve sürdürmenin çok kolay olmadığını da biliyorum/biliyordum. Mesele şu ki Türkiye, neredeyse bütün üstyapılarını, ta Osmanlı döneminden itibaren, sınıflı toplumların —belirli sınıflara mensup olanların muhtelif hayalleri kurma imkânına hiç sahip olmadığı toplumların— üstyapılarından tercüme ederek edinegeldi. Türkiye’nin hemen her şeyini ama en başta da eğitim sistemini ırgalayan en temel gerilim, bence, buydu.

Neticede, nitelikli okullar giderek belirli sosyal sınıfların tekeline girmeye başladı. Bu sürecin yol açtığı sosyal gerilimlere çözüm olarak nitelikli okulların sayısını artırma ucuzculuğu tercih edildi.

***

Şimdi adını hatırlamadığım bir Fransız eğitimci, “toplumun sadece yüzde 2,5 kadarı eğitilebilir” demişti. Mesele şu ki, onları eğitmeseniz de olur, zaten kendilerini eğitebilirler. “Bir yüzde 5 kadarı da, eğitilmekle, kendilerinin eğitimi için harcanan kaynağı geri ödeyebilecek vasıfları kazanabilir” diye eklemişti. Kalan yüzde 92,5’luk kesimin eğitimi için harcanan kaynaklar, bu perspektiften bakıldığında, kuyuya atılan taş gibiydi, bir faydası yoktu. Bu tahlili yapmasının sebebi, eğitim sistemlerine yönelik eleştirileri göğüsleyebilme çabasıydı ve “yahu okuldan eski başarıları bekliyorsunuz ama artık eğitilebilir olmayanlar da okullarda” diyordu adını hatırlayamadığım eğitimci.

Oranlar doğru mudur, bilmiyorum. Ama eğitim sisteminde kendilerine yüklenenlere herkesin aynı reaksiyonu göstermediği konusunda herhalde kolaylıkla mutabık kalabiliriz. Ben, oranları sorgulamadan, bu yaklaşımı, “eğer teknolojiyi geliştirmiyorsanız, eğitimden beklediklerinizi elde edemezsiniz” diyerek kullanmıştım. Randımanı yüksek petrol yataklarının yanında randımanı düşük olanlar, kendilerine erişmek için harcananı geri ödemeyecek olanlar da hep vardı. Ama teknoloji geliştirilerek, düşük randımanlı yataklar da iktisadi hale getirilmişti.

Filan.

Net toplamda, her eğitim sisteminin seçkin okulları ve sıradan okulları olur. Her toplumun da yüksek randımanlı ve düşük randımanlı fertleri olur. Eğer seçkin okulları yüksek randımanlı fertlere tahsis etmenin bir metodu varsa, bundan bütün toplum fayda sağlar. Bizim sınav sistemimiz böyle bir tahsisi gerçekleştirebiliyor mu? Zannetmiyorum. Ama daha başlangıçta, olay birkaç nesildir kıyıcı bir biçimde yaşadığımız sınav sapkınlığı haline gelmeden önce de gerçekleştiremiyordu olabilir.

Nereden çıkarıyorum?

Kendi tecrübelerimden çıkarıyorum. İzmir Koleji için sınava girdiğimde, yanlış hatırlamıyorsam, yedi yüz küsur kişiydik, yaklaşık yedide biri kazanmış oldu. Dershaneler filan yoktu, eğer sınava hazırlanmak için özel ders filan alanlar vardıysa, herhalde, çok küçük bir azınlık idiler. Ankara Fen Lisesine girerken on iki bin kişi kadar sınava girdik, 96 öğrenci alındı. Yine dershaneler yoktu. Aramızda sınava özel olarak hazırlanan vardıysa, muhtemelen kazanamadılar çünkü kazananların hiçbirinin öyle bir tecrübesi var gibi görünmüyordu. Liseyi bitireceğimiz tarihlerde Üniversiteye giriş için dershaneler belirmeye başlamıştı ama yine sınav çılgınlığından söz edilebilecek bir durum yoktu.

Kolejden birlikte mezun olduğumuz, liseden birlikte mezun olduğumuz insanların kaderine bakıyorum. Kendileri için kıt kaynakların seferber edilmiş olduğuna dair bir emare göremiyorum. Mesela Eskişehir Koleji (şimdiki adıyla Eskişehir Anadolu Lisesi) mezunlarından çok kişi tanıyorum. Biri Anadolu Üniversitesi Rektörü olduğunda, Üniversitenin neredeyse bütün kilit noktalarına Eskişehir Koleji mezunu biri geldi. Neticede Anadolu Üniversitesi o dönemde diğer üniversitelerle yarışında bir adım öne geçti mi? Hayır. Ankara Fen Lisesi mezunlarından, bildiğim kadarıyla üç rektör çıktı. Birininki özel bir hal, hesaba katmaya değmez. Diğer iki vakada, bahse konu olan üniversiteler görülür bir performans artışı sergilediler mi? Hayır. Rektör olmayıp başka bir yerde bir şey olanların performansında da ayırıcı bir hal gözlenmedi.

Yani…

Ya yüksek randımanlı bireyler toplumun kıt seçkin eğitim kaynakları ile eşleştirilememiş olmalı veya —eğer böyle bir eşleştirme gerçekleştirilebilmiş ise— o kıt eğitim kaynakları yüksek randımanlı fertlere fark yaratacak vasıfları kazandıramamış olmalı veya toplumun diğer sektörleri fark yaratacak vasıflara sahip fertlerini bir biçimde bastırmış, etkisizleştirmiş olmalı.

Aslında ne oldu bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla, Anadolu Liselerinden mezun olanlar, çağ nüfusunun binde dokuzu mertebesinde oldukları dönemlerde bile, öyle binde dokuz oranında ancak rastlanır bir performans farkı sergilemediler. Ankara Fen Lisesi mezunları —okulun biricik Fen Lisesi olduğu ve ülke çapında ortaokul mezunlarının arasından sadece 96 kişinin seçildiği dönemde okuyup mezun olanlar bile— bırakın göz kamaştıracak bir farkı, zorlanmadan görülebilecek bir fark bile yaratamadılar.

Bildiğim kadarıyla bu hal, hiçbir eğitimci için dert de olmadı.

Dert olsaydı, muhtelif hipotezler ortaya atılsa, sınansa, neler olup bittiğini anlamış olsaydık, belki seçkin okullarımızı yeniden kurgulamamız gerektiğini, belki o okullara kimlerin gireceğine karar verecek sistemleri yeniden kurgulamamız gerektiğini, belki de okul sonrası kariyer sürecini yeniden kurgulamamız gerektiğini bilir, adımlarımızı ona göre atardık. Şimdi ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz. Problemin nerede olduğunu bilmiyoruz. Bir problemimiz olduğunu biliyor muyuz, ondan da şüpheliyim.

Netice olarak diyebilirim ki, Ankara Fen Lisesinin biricik Fen Lisesi olduğu dönemde o okulu kazanmış çok sayıda insan tanıdım. Bunların istisnasız hepsinin hayatındaki en büyük performans, Ankara Fen Lisesini kazanmış olmak. Koskoca Türkiye’de ilk 96 kişinin arasına girmişler. Ne zaman? Daha 14-15 yaşlarında iken. Ve sonra, uzun yıllar boyunca, bir daha bu performansın yanına bile yaklaşamamışlar. Dolayısıyla hayatları, o performansın hatırasının gölgesinde gelişmiş. Neredeyse hepsinin gündelik hayatlarının büyük bölümü, kendileri gibi olanlar ile birlikte geçiyor. Muhtemelen Türkiye’nin en içine kapalı sosyal ağlarından birini teşkil ediyorlar. Ve bu hal, kimseye dert olmuyor.

***

1990’ların başlarında, The Economist, bir eğitim eki yayınlamıştı. Ekte, dünyanın o tarihe kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı uluslararası eğitim araştırması ele alınıyordu. Araştırmanın daha girişinde, eğitimde uluslararası mukayesenin zorluğu teferruatıyla gösteriliyordu ki sonuna kadar haklı bir tespitti —hâlâ da geçerlidir, bakmayın siz o PISA skorlarına filan.

Araştırmanın en çarpıcı bulgusu, okulun kalitesinin öğretmen, laboratuvar, müfredat filan gibi faktörlerle neredeyse hiç münasebeti olmadığı idi. Eğitimde performans bir ölçüde öğrencinin ailesine ve büyük ölçüde okulun ne kadar iştiyakla istendiğine bağlıydı. Eğer herkes İzmir Kolejini istiyorsa, İzmir Koleji başarılı oluyordu yani, müfredatı bütün okullarla aynı olsa, öğretmen kalitesi aniden düşse ve laboratuvarları filan olmasa da…

Kendi gözlemlerim, araştırmayı keskin bir biçimde teyit ediyor. İlaveten, araştırmanın bulgularını açıklayacak teorik çerçeveyi kurmak da hiç müşkül değil. Eğer herkes A okulunu istiyorsa, galip ihtimal, zaten en başarılı olacak olan öğrenciler A okuluna girebilir. İlaveten —ve daha mühim olarak— A okuluna girebilenlerin özgüveni —giremeyenlerinki düşerken— yükselir. Öğrenebilir olduğuna güvenenler, öğrenemez olduğundan endişe edenlerin aksine, çok daha kolay öğrenirler. Ve belki de diğer bütün faktörlerden daha mühim olarak, okulda pek az öğrenci, pek az şeyi öğretmenlerinden öğrenir. Okulda öğrenmenin birinci kaynağı akranlarınızdır. Çoğunuz çok şeyi arkadaşlarınızdan öğrendiniz. Siz birilerine matematik öğrettiniz, onlar size tarih veya coğrafya öğrettiler. Herkesin girmek istediği A okuluna girebilmişseniz demek ki, bir şeyleri kendilerinden daha iyi öğrenebileceğiniz sınıf arkadaşlarınız oldu.

Nitelikli okul dediğiniz, işte budur: Herkesin gitmek istediği okul. Herkesin değilse, okullar arasında en çok kişinin ilk tercihi olan okul. Tanımı icabı, nesnel donatıları üzerinden değil sosyal bir ürün olarak var olan bir şeyden söz ediyoruz. Ama bu tür sosyal ürünleri, sosyal mutabakattan gayrı herhangi bir temeli olmayan şeyleri pek sevmiyoruz. Aydınlanma aklı, ısrarla, değeri nesnel bir takım faktörlere yaslamaya çalışıyor. Ama Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi mesela, nesnel donatıları açısından belki de en yoksul olan olduğu halde, İletişim Fakülteleri arasında nadide bir yere sahip olup, başka birçoklarından daha yoğun bir biçimde talep edilebiliyor. Aydınlanma aklı, “işte cahiller algıyla karar veriyor” filan diye küçümsüyor ama neticede sektöre istikamet verecek olanlar oradan mezun oluyor, filan.

Eğitimciler, benim görebildiğim kadarıyla, Aydınlanma aklıyla en çok zehirlenmiş olan meslek kategorisini oluşturuyor olabilirler. 1980’lerin sonlarından beri, bir biçimde MEB ile ve dolayısıyla da sayısız eğitimci ile çok yoğun temasım oldu. Emniyetle söyleyebilirim ki hemen hepsi, müfredat, öğretmen, muhtelif ders araçları ve benzeri nesnel donatıları iyileştirerek eğitimin kalitesinin yükseltilebileceğine ve herkes için standart eğitim seviyesinin yakalanabileceğine iman etmiş kişiler. Dolayısıyla da, eğitim süreçlerinde aslında ne oluyor, süreç aslında nasıl iyileştirebilir, eğitimin sosyal ve ferdi maliyetleri düşürülerek daha yüksek kalite ve nicelik nasıl elde edilebilir —verimlilik nasıl yükseltilebilir— gibi konularda bir tek ciddi araştırma bile yapılamıyor.

Toplum, eğitimcilerden çok daha bilinçli hâlbuki. Hemen herkes farkında ki, isterse —hatta belki de tercihan— dersler boş geçse bile, herkesin istediği okula sokulabilirse çocuğumuz, maç kazanılmıştır. Eğitim sisteminin sağlayabileceği şey öğrenme filan değil, sadece ve sadece makbul bir diploma. O da, o diplomayı verecek okula girilebilirse, elde edilecektir. Giren, nasılsa, bir biçimde mezun olur.

Bu şartlar altında, MEB’in nitelikli okulları nasıl belirleyeceğini ve hangi okulları nitelikli okul olarak tespit edeceğini bilmiyorum ama yeni sistemin sınav stresini azaltmayacağına garanti verebilirim. Birilerinin daha baştan havlu atıp çocuğunu en yakın okula yollamayı kabul edip sınava sokmayacağı kesin. Ama onlar zaten daha önce de öyle davranıyorlardı. Eğer nitelikli okul olarak tarif edilmeyen makbul okullar olursa, onların etrafındaki kiraların tavan yapacağını tahmin etmek de zor değil.

Ve…

Nitelikli okul olarak tarif edilmiş okullara çağ nüfusunun içindeki en uygun çocukları yerleştirip yerleştiremediğimiz, yerleştirebilirsek onlara en uygun eğitimi sağlayıp sağlayamadığımız, sağlayabilirsek onlardan maksimum faydayı elde edip edemediğimiz gibi sorular da aynen baki kalacak. Hatta bu mevzulardaki problemler, muhtemelen daha da ağırlaşacak.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et