Özal ve Erdoğan

Hikmet Özdemir, son yıllarında yakınında yer aldığı Özal’ın biyografisini yazmış. Çok özensiz, kendisinin bende bıraktığı intiba ile kıyaslandığında olağanüstü özensiz yazılmış kitabı okumak yine de eğlenceli ve öğretici oldu. Kitap sayesinde değil, kitabın anlattığı dönemlerdeki kendimle iç diyaloglarım sayesinde…

Kitaba ve Özal’a daha sonra yine dönmek gerekebilir. Şimdilik, kitabı okurken adını daha iyi koyabildiğimi zannettiğim bir kontrasttan söz etmek istiyorum: Özal-Erdoğan kontrastından…

***

Önce bir tespit: Özal yaşarken kendisine bir tek oy bile vermedim. Ama daha yaşarken, kendisini ve yaptığı işi saygıdeğer buluyordum. Bugün de kendimi, Özal’a borçlu hissediyorum. Demirel’e, Ecevit’e, Erbakan’a, Türkeş’e, Erdoğan’a karşı duymadığım bir his bu.

Özal’ın çok yanlış işler de yaptığından şüphem yok. Ama herhangi bir insan teki gibi, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış olan insanlar da, yapıp ettikleri doğru ve yanlış işlerin icmaliyle değerlendirilemez. Türkiye ölmeye yatmış, kaderine razı gelmiş, iddiasını kaybetmiş, basmak için başkalarının ayak izlerini arayan bir toplum olarak girdiği Özal döneminden, şımarık, kendisini her şeye layık gören, iddialı bir toplum olarak çıktı. Bu işi, neredeyse tek başına Özal gerçekleştirdi. Çünkü neredeyse herkes, tam da bu sosyal dönüşüme karşıydı.

Her biri birer futbol ilahı niyetine pazarlanan futbolcularımızdan teşkil edilen Milli takımımız, “haydi milli maç var” dendiğinde bir araya gelen Maltalı kasap çıraklarına yenilmeye başlamıştı. Futbol bu, yenilirsin. Tuhaf olanı o değildi. Tuhaf olan, Cemil Turanların, Gökmen Özdenakların filan hâlâ futbol ilahı gibi kostaklanmalarını sürdürmeleri ve toplumun bu yenilgileri son derece normal bir şeymiş gibi kabul etmesiydi.

Futbolda yeniliyorduk da mesela voleybolda veya satrançta veya modada, ne bileyim herhangi bir hususta yeniyor değildik. Öyle olsa, “futbol ne ki” diyen bir toplum olduğumuz düşünülebilirdi. Ama öyle de değildi. Bildiğimiz, dişe dokunur bir ölçekte yapabildiğimiz iki şey vardıysa, biri mizah, diğeri şiirdi. Her ikisi de tercüme edildiğinde çok şey kaybeden, dolayısıyla uluslararası mukayeselere pek izin vermeyen alanlardı. Yani? Neyse…

Can Kozanoğlu, Özallı yılları eleştirmek için Cilalı İmaj Devri adıyla hoş bir kitap yazmıştı. Kitabın eleştirilerine katılmak çok zor olmayabilirdi. Ama bu eleştiriler, öncesini yüceltmek için basamak olarak kullanılıyordu. Öncesini, yani Malta’ya yenilmeklerin normal karşılandığı dönemi. Ben de, aynı tarzda, Yontma Etiket Devri adıyla bir kitap yazmıştım. Kitabın muhtelif bölümlerini sağda solda yayınladım ama kendisini yayınlamaya içim elvermedi.

Neyse tespiti daha da uzatmayalım.

***

Kendimi Özal’a borçlu hissediyorum. Esasında o da kendisini birilerine, bir şeylere borçlu hisseden, borçlarını ödemek ümidiyle kendisini paralayan, ödedikçe borçları artan bir adamdı. Erdoğan’ın tam tersine… Erdoğan doğuştan alacaklı biri. Bizden alacaklarını tahsil ettikçe, bizim Erdoğan’a borcumuz artıyor. Demirel de öyleydi mesela…

Bu dediğimi Özal’ın ve Erdoğan’ın beyanlarından çıkaramazsınız, edalarına, yapıp ettiklerine bakmanız lazım. Yoksa Özal bize hep “yeterince çalışmıyorsunuz, daha yaratıcı olacaksınız” türünden laflar etti. Erdoğan bize, tıpkı Demirel gibi, her şeye layık olduğumuzu, kendisinin hizmetçi olduğunu filan söylüyor. Kural olduğunu söyleyemem ama genellikle böyle oluyor, kim kendisini efendi hissediyorsa, durmadan hizmetkârlıktan söz ediyor. Kim kendisini hizmetkâr gibi hissediyorsa, yukarıdan laflar söylüyor.

Özal ile Erdoğan arasındaki farkın bir başka tezahürü de şu: Bildiğim kadarıyla Türkiye tarihinde bir tek Özal devleti tanzim etmeye yeltendi. Kalan herkes gibi Erdoğan da milleti tanzim etmeye çalışıyor. Dilinden millet düşmüyor ama onun millet dediğinin kimlerden müteşekkil olduğu meçhul. Özal’dan öncekiler de milleti tanzim etmeye kalktıklarında herkesi değiştirmeye kalkışmış değillerdi. Milletin içinden kendileri için makbul olanları model olarak kullanıp, diğerlerini değiştirmeye çalışıyorlardı.

***

Erdoğan, Özal sayesinde, müthiş elverişli bir ortam buldu. Dünya konjonktürü de, yüzlerce yıldır görülmediği kadar elverişliydi. Bu ortamı heder etti. Türkiye yeniden, her maçı kaybetmesinin açıklanabileceği ve içe sindirilebileceği bir sosyolojiye rücu etti. Türkiye kaybetti. Bölge kaybetti. İnsanlık kaybetti. Bir tek Erdoğan kazandı.

Ve her defasında ona borcumuz artıyor.