Quaresma

Önceki gece Beşiktaş-Monaco maçı vardı. Maç sırasında ve bitiminde, muhtemelen maçın kendisinden çok Quaresma konuşuldu.

Quaresma hakkındaki duygu ve düşüncelerimi sona bırakayım ki, futbolla pek alakası olmayanları fazla sıkmayayım. Önce Quaresma tartışmasının kışkırttığı mevzular…

***

Quaresma’yı müdafaa edenler, müdafaa etmek ne kelime onu ilahlaştırarak bir tür dokunulmazlık talep edenler, “ulan o sizin söylediğiniz hataları yapmasa zaten Beşiktaş’a gelmez, hâlâ Barcelona’da oynuyor olurdu” diyorlar özetle. Ona sövenler ise, 88. dakikada pekâlâ kırmızı kartla cezalandırılabilecek tekmesi türünden hareketleri sanki iradi olarak yapıyor, uzatma dakikalarında Babel’e pas verebilecekken sanki —maç içindeki pozisyonların intikamını almak için— bile bile vermiyor gibi konuşuyorlar.

Bütün bu tutumlar, bana öyle geliyor ki, gerçekliğin kendisi hakkında değil, o gerçekliği kavrayan zihinler hakkında bir şeyler söylüyorlar. Benim söylediklerim/söyleyeceklerim nasıl benim dünyayı kavrayışım hakkında bir şeyler söylüyorsa…

Ve bence, Quaresma hakkında yukarıda özetlediğim yaklaşımlar üzerinden birbirlerine girenler, aslında, dünyayı tastamam aynı kavramsal haritayla kavrıyorlar. Birçok vasfı olan bu dünya kavrayışının vasıflarından biri de, dünyayı enstantaneler halinde kavramak…

Yıl 1918 mesela… Kimilerine göre, daha öncesi ve sonrası olmayan, tarihte bir anmış o yıl. Vahdeddin şöyle değil de böyle yapsaymış… Veya yıl 1923 mesela ve Kemal, sanki vahiy gelmiş de “yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” demiş, birden Cumhuriyet güneşi Türkiye’nin ufuklarında doğmuş filan.

Dünyayı bir film gibi değil de fotoğraf kareleri halinde kavrayınca, fotoğraflarda ayan beyan görünen mutlulukları veya mutsuzlukları da açıklamak zorlaşıyor. İşte o vakit, gördüğüm kadarıyla, fotoğraftaki şahıslardan hainler ve kahramanlar imal etmek için uygun zemin zuhur ediyor.

Uzatma dakikalarında Fabri’nin hızla çıkardığı topu ısrarla isteyen Quaresma, büyük bir marifetle —ve elbette Monaco defansının muhtemelen yorgunluktan kaynaklanan beceriksizliği sayesinde— topu ofsayta düşmeden aldı. Güzelce döndü ve kaleyi karşısına aldı. Solundaki Monaco’lu futbolcu basmamayı tercih etti veya basmaya takati elvermedi. Quaresma ceza sahasına girdi ve vurdu. Gerilerden koşan —muhtemelen Quaresma’nın görmediği— bir başka rakip ayak koydu, top kornere çıktı.

Ama fotoğrafa bakarsanız, daha solda Babel bomboştu. Bomboş.

İyi de, o topu Babel’e atmak, kaleye vurmaktan daha zordu. Babel demarke vaziyette idi ama Quaresma topu Babel’e aktarmaya kalksa, solundaki rakibin topu kesme ihtimali daha yüksekti. Penaltı pozisyonunda yaptığını deneyebilir, topa basabilir, sonra Babel’e aktarabilirdi. Ona da takati kaldığını zannetmiyorum. Üstelik deneseydi, başarılı olma şansı da o kadar yüksek değildi. Denediği şeyin başarı şansından daha yüksek değildi en azından…

Fotoğraf bize, gerçeklik hakkında neredeyse hiçbir şey söylemez. Söylediğini zannettiklerimizin çoğu, bahse konu olan pozisyondaki gibi, apaçık bir biçimde yalandır.

Vahdeddin hain filan değildi. İflas etmiş bir imparatorluğun son hükümdarı idi. İmparatorluğun iflas ettiğini muhtemelen herkesten daha iyi biliyordu ve fakat yine muhtemelen bunu kabullenmesi en zor olan adamdı —anlaşılır sebeplerle. İmparatorluk o gün, o yıl, son on yılda filan iflas etmiş değildi, hesaplar çok uzun süredir eksi bakiye veriyordu. Eski parlak günleri ihya etme umuduyla, belki de yüz elli yıldır durmadan bir şeyler deneniyordu.

Deneniyordu.

Çünkü daha fazlası yapılamaz. İşler olup bittikten sonra, filanca ve falanca denemelerin netice vermediği apaçık göründükten ve gerekli dersler alındıktan sonra, “ulan bu da denenir mi be” demek kolay. O deneme yapılmadan önce, başarısızlığın sonrasında öğrenilecek olan bilgi bilinmiyor. Edison ampulü yapmadan önce binlerce deneme yapmıştı ve ampulü başardıktan sonra sorsanız, o denemelerin her birinin ne kadar aptalca varsayımlara yaslandığı hakkında, herhalde günlerce konuşabilirdi. (Aydınlanma aklı, deneme yanılmadan hoşlanmıyor, bir defada dosdoğru neticeyi verecek teşebbüsün akıl yoluyla, önceden —ve yeterli aklı istihdam edip yeterince düşünen herkes tarafından— bilinebileceğini varsayıyor.)

Kemal Cumhuriyet fikrini, öyle bir başına, bir kutsal şimşek çakmasıyla filan edinmiş de değildi. Bütün bir 19. Yüzyıl boyunca Osmanlı münevverlerinin, iflası önleme hayalleriyle gerçekleştirdikleri denemelerden süzülüp çıkarılmıştı Cumhuriyet fikri. Elbette Cumhuriyet tam da şöyle değil de azıcık böyle filan olabilirdi. Şurası şöyle değil de böyle olabilirdi. Ama eğer bir biçimde imparatorluk bakiyesi olarak bağımsız bir entite hayatta kalabilecek idiyse —ki kalmayı Milli Mücadeleyi yaparak ve kazanarak hak etti— onun bir ulus-devlet olacağı ve o ulus devletin de bir tür Cumhuriyet olacağı, önceden kolaylıkla tahmin edilebilirdi.

Mesele şu ki, Cumhuriyet topu, gol yapabileceği bölgeden hayli uzakta almıştı. Çok vakit kaybedilmiş, rakiplerle mesafe fazla açılmış, kahramanlıklar olmadan olmaz gibi bir ruh hali vardı. Feride’ler kendilerini feda edecek, köy çocuklarına eğitim verecek filan…

1918’in öncesi vardı, 1923’ün öncesi vardı…

Sıradan insanlar kendi işlerinin fotoğraflardan mamul olmadığını, mesela nalbandın biri atı nallama operasyonun öyle fotoğraflara bakmakla becerilemeyeceğini bilir. Ama kimsenin siyaset veya futbol konusunda, kendi işi için harcadığı kadar mesai harcamasını bekleyemezsiniz. Dolayısıyla ortalama bir vatandaş, Vahdeddin’e veya Kemal’e veya Quaresma’ya, onların yaptıkları işin anlaşılması için lazım gelen emeği ve zamanı harcamayabilir. Zaten de harcamaz.

Futbol seyircilerinin önemli bir bölümü, seyrettikleri maçın öncesinde ne tür tahliller yapıldığını, neye ne kadar çalışıldığını filan bilmez, bilmek de istemez. Onlar topu seyrederler, kamera topu takip eder —eğer topla sergilenen marifetten daha kışkırtıcı bir skandal vuku bulmuyorsa sahanın başka bir yerinde… Top Quaresma’ya geldiğinde, Quaresma’ya bakarlar, Quaresma’nın ne yaptığına bakarlar. Kendileri yapmak isteseler yapamayacakları bir hareket gördüklerinde de… Ya avuçları patlayana kadar alkışlar veya ana avrat söverler… O anda sahanın başka yerlerinde kim neredeymiş, ne haldeymiş, görmeyiz.

Cumhuriyet başarısız oldu. Başarısızlığı ayıp bir şey değildi, kabul edilemez de değildi. Ama kendisi utandı ve başarısızlığa bahane bulmaya çalıştı. Başarılı olmanın yollarını aramak, denemek, yanılmak, yeniden denemek, Cumhuriyeti başarılı olacak hale getirmek gerekiyorken, başarılı olmaya yazgılı olduğu varsayılan peygamberane bir projeyi kimin başarısız kıldığı konusunda yoğunlaştı gündem. Yukarıda dediğim gibi, sıradan insanların kavrayışı, zaten, böyle bir gündem için müsaitti. Cumhuriyet hain imalatında fayrap etti.

Erdoğan ve çetesi, görüyor olduğunuz gibi, tastamam aynı yolda, üstelik vites büyüterek yol alıyorlar.

***

Şimdi, Quaresma konuşmadan önce, yine futboldan mülhem bir misalle devam edelim.

Memlekette Demirören diye bir vaka var —ne yazık ki var. Memleketin futbolunun başında ve futbolumuz baş aşağı gidiyor. Daha önce Beşiktaş’ı iflas ettirmişti. Bir yığın gösterişli —ve tamamen manasız— transfer yapmış, işler yolunda gitmeyince de “ama gördünüz ben olağanüstü bir vizyon ortaya koydum, birileri ihanet etti” diye sıyrılmıştı. Şimdi de TFF Başkanı olarak, “Milli Takım için benden önceki kimsenin yapmadığını yapıyorum, vatan hainleri başarıya mani oluyor” diyor, satır aralarında…

Mesele vatandaşın futbolu, milli takımı filan enstantaneler halinde kavrıyor olmasından kaynaklanmıyor. Demirören’in vatandaştaki bu kavrayışı istismar edip, kendi koltuğunu korumak uğruna, rakiplerini hain ilan etmesinden/edebilmesinden/edebilecek kudrete sahip olmasından kaynaklanıyor.

Tastamam aynı şeyleri Erdoğan için söyleyebiliriz. Zaten günümüzün Türkiye’sinin ruhunu temsil etmekte —Ali Ağaoğlu, Fatih Terim ve Aziz Yıldırım gibi birkaç isimle birlikte— bu iki şahıs kâfi bile sayılabilir. Her biri cahil. Kendi işlerini yapabilecek zerre kadar vasfa sahip değiller. Vasıflarının yetmeyeceği işlere soyunmuşlar yani. Vasıfsızlıkları hesaba katılırsa trajikomik sayılabilecek hayaller satıyorlar. Muhtemelen Türkiye’nin başarısızlıklarla dolu son iki yüz yılında bile benzeri görülmemiş başarısızlıklara imza attılar.

Ve fotoğrafa bakıyorlar.

Bizim de fotoğraflara bakmamızı istiyorlar. Bakın, görüyor musunuz, top Quaresma’nın ayağında ve Babel bomboş. Bomboş. Atsa Babel’e…

Demirören ve Erdoğan hain değiller. Ahmaklar. Herhangi bir ahmaktan daha ahmaklar. Ama mesele ahmaklıklarından da kaynaklanmıyor. Eğer bu kadar kudretli olmasalar, ister istemez başkalarının dediklerine kulak vermek zorunda kalırlar. Şimdi kimseye kulak verme mecburiyetleri yok, çünkü istediklerini hain ilan edip sıyrılabiliyorlar.

Tıpkı 40lardakiler gibi…

***

Gelelim Quaresma’ya ve dünkü maça…

Quaresma hakkında daha önce de yazdım, ancak sirklerde gösteri yapabileceğini düşünüyorum.

Ama…

Ligde birkaç maçtır ve özellikle de son Monaco maçında, kendisini aştığını da düşünüyorum. Mesele şu kadar asist yapması filan değil. Çünkü takım zaten sadece onun üzerinden hücum ediyor ve her maçta sayısız orta deniyor. Bir kaçının gol olması mucize değil ve oran olarak bakılsa, muhtemelen, başkalarından daha başarısız. Birileri on top kullanmış, iki gol pası vermiş, Quaresma yüz top kullanmış onu gol olmuş gibi…

Mesele asist sayısı değil, Quaresma’nın top Beşiktaş’ta iken nerede, top rakipteyken nerede olduğu… Çünkü futbol, her şeyden önce, bir yerleşim meselesi… Topla sergilenen maharetten, süratten, dayanıklılıktan ve saireden önce, sahayı paylaşım meselesi… Ancak doğru zamanda, doğru yerde iseniz diğer melekelerin varlığı veya yokluğu hakkında konuşulabilir.

Quaresma birkaç maçtır, takımın hücum ve savunma setlerinde, gerekli yerde olmaya çalışıyor. Monaco maçında bu hususta kendisini aştı. Ve —zannımca da bunu başarmak için çok enerji harcaması gerektiğinden— maçın sonuna doğru fiziksel olarak çöktü. Son dakikalarda rakibine tekme atması, topu Babel’e verememesi filan, büyük ölçüde bu çöküşle alakalı bana kalırsa.

Futbol, başka birçok şey gibi, bir kimya meselesi… Hidrojeni oksijenle bir araya getirirseniz su, klor ile bir araya getirirseniz asit olur. Ortaya çıkacak olan şeyin özelliklerini hidrojenin fotoğrafına bakarak tahmin edemez, neticeyi de hidrojen hakkındaki bilginizle anlamlandıramazsınız.

Eğer işinize gelmeyen bir netice ortaya çıktığında birilerini hain olarak tarif edip şimşekleri onun üzerine yıkma lüksünüz varsa… Bu sahada yeterince terlemiş olan herkes bilir ki, kendilerini kahraman olarak alkışlayacak veya kendilerine hain damgasını vuracak kâfi sayıda seyirci her zaman vardır. Seyircileri de anlayışla karşılamak lazım, başka türlü nasıl katlanılır bu sıkıcı oyunlara…