Sıradan Müminler İçin…

Kitaplı dinlerin en ayırıcı özelliği —adı üstünde— “kitaplı” olmaları idi. Pratikte pek az okuryazar vardı ama en azından teoride, siz de okuma yazma öğrenebilir, kitabı okuyabilir, ve aracıya ihtiyaç duymadan dini anlayabilir/yaşayabilirdiniz. Hâlbuki daha önceki dinlerde din, dinin icabı, bir ruhban sınıfının “iş”iydi.

Kitaplı dinlerde de pratikte, kısa sürede bir ruhban sınıfı zuhur etti. Yine de, her vakit, kitabı okuyabilen birilerinin “öyle değilmiş, böyleymiş” deme ihtimalleri var kaldı. Sıklıkla bu ihtimaller hayata geçti. Biliyorsunuz işte…

Sinemacıların kendi aralarında bir nevi “sinemanın ruhban sınıfı”, bilim insanlarının “bilimin ruhban sınıfı” halini alması ile kitaplı dinlerin örgütlenmesi birbirini andırıyor. Böyle bir örgütlenme bir defa zuhur etti miydi, artık, “sıradan insanların anlamaması” bir kusur olmaktan çıkıp, bir meziyet gibi sunulmaya başlar. Kim tarafından? Elbette ruhban sınıfı tarafından. Geçen gün sözünü ettiğim South California University yüksek lisans öğrencilerinin Godard’ın son filmini konuşmaktan zevklenmeleri, esasen, diploma sahibi oldukları branşta, sıradan insanlarının giremeyeceği bir özerk alana giriş için pasaport almalarının sağladığı hazdan başka bir şey değildi.

Tekrarlayayım, o pasaportu başkaları da alabileceği sürece, sistem bütün irrasyonel karakterine rağmen —yani seyircinin “anlamadığı” filmler yapıldığı, öğrencinin öğrenmesine katkı sağlamayan ders kitapları yazıldığı halde— meşruiyetini, dolayısıyla da mevcudiyetini sürdürebilir. Kapı açıksa, kapının ardına geçiş ihtimali varsa, kapıdan geçmiş olanlar saltanatlarını sürdürebilirler.

Anlaşılan o ki, kapı kapandı. Daha sahih ifadeyle, kapının açık olduğu kanaatine/zannına sahip olan kitleler, kapının kapandığı duygusuna kapıldılar.

Kapının kapandığı zannı durduk yerde ortaya çıkmadı. 70’lerde mesela, Türkiye’de, halk oyunlarını standardize etmek modaydı. Adı üstünde halkın oyunu olan şeylere, yukarıdan birileri, “öyle oynanmayacak, böyle oynanacak” demeye başladı. Konservatuarlarda eğitim görmüş birileri, 80’lerde, 90’larda, “türküler öyle söylenmez böyle söylenir, o enstrüman olmaz” filan diye ahkâm kesmeye başladılar.

Yani?

Sıradan insanların kendilerinin yaptığı ve mütemadiyen yeniden yapa geldiği şeylerin yapılışına bile kendi kafalarına göre nizam getirmeye kalktılar. Bunu yapmayı kendilerine hak gördüler. Kendilerinde böyle bir hak vehmetmekte bir tuhaflık görmediler. Bir dinleri vardı ve o dinin ruhban sınıfı idiler.

Olur a. Başka dinler de olabildiği sürece… Dert değil. Ama kısa süre içinde kendi dinleri “dinlerden bir din” olmaktan, mensuplarının mensup olmakla gurur duyacağı bir şey olmaktan çıktı, the din, biricik meşru din oldu. Kendi bıyıklarını kesmekle kifayet etmediler, bıyıkların kesilmesi gerektiğini buyurdular.

Yani?

Pasaport almak güçleştikçe güçleşti.

Bu süreçte Küçük Adam Ne Oldu Sana diye romanlar yazdılar ve insanlık tarihinin en büyük ayıplarının başında gelen bir hadiseyi de sıradan insanlara fatura ettiler mesela. Fallada bahsi geçen romanı ta 1930larda yazmıştı ama 70’lerde bütün dünyada yeniden şöhrete kavuştu. Sahneye uyarlandı. Şık hanımlar ve beyler, şık kıyafetler içinde, tiyatro salonlarına koştular. Peşlerinden o kadar da şık olmayan, blucinli, tişörtlü gençler avdet ettiler. Hep birlikte, küçük insanların dünyaya ne kadar fenalıklar ettiğine şahitlik ettiler.

Bildiğim kadarıyla o şık hanımlar ve beyler pek rağbet etmese de, mesela Voznesenski şiirleri okumak, birbirine Voznesenski kitapları hediye etmek, blucinli ve tişörtlü gençlerin ritüellerinden oldu. Hemen hiçbirinin Voznesenski kimdir, dediği nedir gibi dertleri olmadı. Yüksek kültür, sanat kilisesi vaizleri o sezonun ibadet tarzını tarif ediyordu, kendilerini o kilisenin mümini olarak göstermek isteyenler de gereğini yapıyordu. Bir bakıma o kadar kolaylaşmıştı kapıdan geçmek.

Ama bir bakıma…

Madalyonun öbür yüzünde ise, mesela —yukarıda da işaret ettiğim gibi— vaizlerden biri, keyfi olarak, belki de sevgilisi bıyıklı erkekle öpüşmekten hoşlanmadığından, “bıyıklar kesilecek” diye gürleyebiliyordu. Esnek olmak gerekiyordu yani. Herkes aynı derecede esneklik gösteremeyebiliyordu.

Esas mühimi, vaizlerin çocukları büyüdüğünde çıktı. Falanca vaiz Anadolu Liselerinden birinde okumuştuysa mesela, babası veya annesi öyle bir seçkin okulda okumuş değildi. Çünkü o anne babanın yetiştiği dönemde öyle okullar yoktu. Ama şimdi, Anadolu Liselerinde okumuş olanların çocuklarının Anadolu Liselerine girme şansları yükselmişti. Birincisi, oraya nasıl girileceği konusunda daha tecrübeli olan bir aileye mensuptular, ikincisi aileleri onların imtihanlara hazırlanabilmesi için daha çok kaynak ayırabilecek güce sahipti.

Türkiye’de bunlar olurken, süreç, mesela ABD’de, Birleşik Krallık’ta çok daha önce tamamlanmıştı. Harvard’a, Oxford’a girişler, çoktan, Harvard, Oxford mezunlarının çocukları için tahsis edilmişti.

Yani?

Ortada bir din vardı. Mensupları için the din idi. Mensup olmayanların dine girişleri de acayip zorlaşmıştı. 90’larda sistem patladı. Aşağıdan gelen basıncı düşürmek, yukarıdaki saltanatlarını sürdürmek için buldukları çözüm para basmak oldu. Ne de olsa bu aç sefil sürüsü, önlerine biraz dolar fırlatılırsa arıza çıkarmazlardı. 2010 gelmeden görüldü ki, bastıkları dolarların kahir ekseriyeti, birkaç adımdan sonra işbu zevatın elinde birikiyor. Sistem bir defa daha patladı.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et