Etiket: Sosyal Değişim

Zincirlerinden Başka…

Nişanyan’ın bir sohbetinden kesilmiş bir video düştü önüme. “Bir yanda Aydınlanmacılar, karşılarında da çomarlar var” diyor ve iki tarafın tutumunu da veciz bir biçimde özetliyor. Tasnife de, terimlere de itirazım olamayacağını, beni bilenler bilir. Mesele başka yerde. Diyor ki mealen, “Aydınlanmacılar açık ara önde”. Katılmıyorum. Evet, gazeteler, üniversiteler, Hollywood, dijital platformlar filan ellerinde. Ama uzun

Kimden Kime Kaçılıyor?

Yenal Bilgici Gazete Duvar’da, Aslan Şükür’ün hatırasına hoş bir yazı yazmış. Şükür’ün Jules Verne kitaplarının kapaklarını çizdiğini yazıdan öğrendim. Jules Verne adını duyunca da, akranlarımın çoğu gibi burnum sızladı. Bilgici diyor ki… “Bugün o kitaplar yok. Yokluğuna hayıflanmıyorum, bir dönemdi geldi geçti; bugünün çocukları meraklarını elbette başka araçlarla, başka hikâyelerle, başka resimlerle keskinleştiriyorlar. “Ama yine

Radyodan Sosyal Medyaya…

Derya Bengi ve Erdir Zat, “100. Yılında Cumhuriyet’in Popüler Kültür Atlası” adıyla yayınladıkları arkeolojik çalışmanın ilk cildinde, H. G. Wells’in meşhur radyo tiyatrosunun haberinin Cumhuriyet gazetesinde nasıl verildiğini alıntıladıktan sonra şu tespitlerde bulunuyorlar: “Radyo oyununun yarattığı panik, Cumhuriyet’te 4 Kasım 1938 günü böyle anlatılıyordu. Sonradan paniğin anlatıldığı kadar olmadığı ortaya çıktı, ama gazeteler radyonun güvenilmezliğinin

Hayalinizi Nasıl Alırsınız?

NYT’de Ezra Klein, Timothy Snyder ‘la bir söyleşi yapmış. Üzerine konuşulacak çok malzeme var da, şimdilik Snyder’in “geçerken” sorduğu bir sorunun kışkırttığı şeyler üzerine konuşalım. Sormuş, “günümüzü 1970’ten veya 1950’den veya 1890’dan farklı kılan ne” diye. Kendi cevabına göre, insanlar artık bugünkünden farklı gelecekler hayal etme kabiliyetine sahip görünmüyorlarmış. Enteresan bir tespit. Doğru bir tespit

Erkekler ve Kadınlar

Demiştim ki, “Bu hususu özel olarak işaretleyelim —çünkü ona geri döneceğiz— İnternet pornosu bağımlıları, gerçek hayatı sıkıcı, biçimsiz buluyorlarmış.” Erkeğin biyolojisinde, eğer hâlâ gücü varsa ve önüne daha önce çiftleşmediği bir dişiyle çiftleşme fırsatı çıkmışsa, fırsatı kaçırmama motivasyonu olduğunu biliyoruz. Evrimsel olarak pek işe yaramış bir motivasyon. İnsan türünün medenileşme süreci, başka birçok şeyin yanı

Firma

Howe’un Crowdsourcing kitabından tesadüfen haberim oldu. Olmayacak tesadüfler sayesinde. Howe, esasen bildiğimiz şeylerden söz ediyor. O bildiğimiz şeyleri, bir Amerikalı refleksiyle, ısrarla iş (business) çerçevesinin içinde değerlendirmeye çalışıyor —zaten kitabın adının alt başlığı da her şeyi söylüyor. Ama olan bitenin iş ile sınırlı olmadığını, topyekûn bir sosyal örgütlenme devriminin içinde yaşıyor olduğumuzu da saklamıyor. Kitap

Don’t Look Up

Budur yani… Alper Görmüş, Don’t Look Up filminin en önemli vurgusunu keşfetmiş: “Evet, filmin en önemli vurgusu buydu bence: 21. Yüzyıl dünyasında -söz konusu olan kendi hayatları bile olsa- insanların dikkatini bir şeye çekmenin yolu, o şeyi bir yolunu bulup eğlenceli kılmaktan geçiyordu.” Yeni yılın bu ilk yazısı bir hayli uzun bir yazı olacak. Bazı

Bir Devrimin İçinde

Benim açımdan insan, evrimin göz kamaştırıcı bir ürünüdür. Evrim bir özne olsaydı, insana baktığında gözleri kamaşır, göğsü kabarır mıydı, bilemem. Demek istediğim şu ki, benim açımdan insanın göz kamaştırıcı bir şey olması, mesela insanı fevkalade estetik bulmam totolojidir. Evrim insanı, insanı göz kamaştırıcı bulacak biçimde yapmış. Son derece vahşi bir rekabet ortamından ibaret olan tabiatta

İbrikçibaşının Serotonin Seviyesi

Birbirini tanımayan on kişiyi bir koğuşa kapatsanız, haftasına varmaz, aralarında bir hiyerarşi belirginleşir. Her gün anneleri tarafından aynı parka götürülen beş yaşlarındaki çocuklar arasında bile kısa sürede bir hiyerarşi zuhur eder. Yani serotonin rahat durmaz. Serotonin ve testosteronu her bir bünyenin kendisi imal ediyor olsa da, görünen o ki, hangi bünyenin bu hormonlardan ne kadar

Aristokratlar, Köylüler, Tasmanyalılar

Darwin Avustralya ziyaretinden sonra, “Avrupalıların ayak bastığı her yerde ölüm yerlileri kovalıyor” demişti. Ne kadar soylu bir tespit. Neden öyle oluyordu? Tasmanya misaline bakalım. Uzunca bir süre boyunca Avrupalıların pek ilgisini çekmemiş gibi görünüyor. 1642’de keşfedilmiş olmasına rağmen, ilk beyaz yerleşimleri ancak izleyen yüzyılın sonlarında gerçekleşiyor. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde adada, binlerle ifade edilen yerli