Geçmişi Yitirmek

Bir nesil Godot’yu bekledi. Godot gelmedi. Hiç hesapta olmayan sayısız misafir geldi, kimisi kaldı, kimisi gitti. Bizim nesil Godot’yu beklemeye devam ediyor.
Olur a, “gelecekse Godot gelsin, başkası umurumda değil” diyebilir insan. Ama “Godot gelmedi, demek ki kimse gelmedi, her gün bir öncekinin aynı” denince… Orada devreler karışıyor.
“21. Yüzyıl, 20. Yüzyılın HD versiyonlu, internet aracılığıyla dağıtılmış bir yeniden üretimi, bir pastişi” demiş Koray Kırmızısakal da, yukarıda dediklerim oradan aklıma geldi.
Yirminci Yüzyıl kanlı bir boğazlaşma yüzyılı idi. Birçok kişi onu 1914’te başlatıp, 1981’de bitiriyor. Bence 1918’den başlatmak gerekir. “Hiç değilse Cihan Harbinin ayıplarından kurtarayım Yirminci Yüzyılı” gibi bir derdim yok. Cihan Harbi, kotarılışı itibariyle, adeta estetik bir eserdi. 19 Yüzyılın küstahlığının zirvesi. Savaşa son verecek savaş. Âlemin şifresini çözdüklerinden şüphe etmeyen ama o şifreleri çözdükleri masalarının başından kalkıp etrafa çeki düzen vermeye de tenezzül etmeyen son derece küçük bir imtiyazlı azınlığın, gösterişli, parıltılı şeylere düşkün ve fakat ellerini kirletmeyecek kadar centilmen bir azınlığın damgaladığı 19. Yüzyılın kibrinin şahikası olan savaş.
Yirminci Yüzyıl ise tam tersine… On Dokuzuncu Yüzyılda çizilmiş projelerin ozalitlerinin arasında boğulmuş, kan ter içinde o projeleri hayata geçirmeye çalışan, kollarını dirseklerine kadar çamura bulamış avamın Yüzyılıydı. Savaşa son vermek filan gibi tumturaklı lafları edemeyecek —ve fakat On Dokuzuncu Yüzyılın ham hayallerini gerçekleştirmek için savaşmaktan imtina etmeyecek— insanların.
Bugün Godot’yu bekleyenler, esasında ta On Dokuzuncu Yüzyıldan beri Godot’yu bekleyenler, o Yirminci Yüzyıldan da, o yüzyılın insanından da tiksinmişlerdi. Asla kirletmedikleri ellerinden düşürmedikleri kalemleriyle tepeden bakmışlardı tarih sahnesine ilk defa bu kadar kararlı çıkmış olan avama. Şimdi? “Ay ama Yirminci Yüzyılı özledik biz” dediklerini mi düşünmek gerekiyor?
Anlamıyorum.
Godot gelmedi. Ama Yirminci Yüzyılda trafik, daha önce hayal bile edilemeyecek kadar hızlandı. Gelenin, gidenin haddi hesabı yok. “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar” demişti İsmet Özel. Evet, neredeyse her şey biz yaşarken oldu. İyi oldu, kötü oldu, bahsi diğer. Yeryüzüne gelmiş geçmiş bütün nesillerin tecrübe ettiğinden çok daha fazla şey tecrübe ettik. İlk defa daha iyi bir dünya hayalini hayata geçirmek için kendimizi pey akçesi olarak sürdük masaya —bizden önceki hiçbir nesil böyle hayaller için kendini heder etmedi. “Ama o öyle olmaz ki, siz kimsiniz ayrıca, nasıl yapacaksınız” filan diye ahkâm kesmekten başka hiçbir şey bilmeden mızmızlananlara inat, On Dokuzuncu Yüzyılın en ahmakça, en biçimsiz projelerini bile denedik, deniyoruz.
“Ama o öyle olmaz ki” deyip duranlara “ya nasıl olur” dediğimizde, “Godot gelecek, o yapacak” demişlerdi/diyorlar. Öyle bakınca, evet, haklılar. Değişen bir şey yok. Godot’yu bekliyorlardı, hâlâ bekliyorlar. Öyle yaşayınca, evet, haklılar, her gün bir öncekinin, her yıl bir öncekinin parodisi, pastişi.
Zaman duygusunu tamamen yitirmiş olmalı insan. Aksi halde, içinde yaşadığımız çağın nasıl muazzam ölçekli bir yıkım ve yeniden inşa çağı olduğunu inkâr edebilmek mümkün değil. Gelecek değil yiten ve zaten yiten hiçbir şey de usulca filan yitmiyor. Yitip giden, gürültüyle, tantanayla, kuyruğuna teneke bağlanarak uğurlanan, bütün geleceğin projesini çıkardığını iddia eden bir zırva geçmiş. Parıltılı, cafcaflı, kerameti kendinden menkul, küstah ve kibirli o geçmişi Yirminci Yüzyıl, saygıdeğer bir şey olarak görmüş ve alçakgönüllülükle, o geçmişin hizmetkârı olarak, onun iddialarını hayata geçirmeye çalışmıştı. Yirmi Birinci Yüzyıl öyle değil. On Dokuzuncu Yüzyılın salaklıklarına akıl muamelesi yapanlar için üzgünüm ama, Yirmi Birinci Yüzyıl başka.