Abdullah Bey Kırılmış

Abdullah bey kırılmış.

Bu daha başlangıç, birçok defa kırılacak. Artık kırılamayacak kadar ufalanana kadar kırılacak. “Ben caydım, artık yokum” diye feryat etse de kâr etmeyecek, kimsenin aklına gelemeyecek kadar çaptan düşene kadar kırılacak. Çünkü Abdullah Gül,

  • Kırılabilir olduğunu, kendisini koruyamaz olduğunu gösterdi. Namlunun onu hedef aldığını herkes fark ettiği halde hamle yapmamakla, kendisinden bir şey bekleyebilecek olanlarda da “bunda iş yokmuş” kanaatinin oluşmasına sebep oldu.
  • Ama onu hedefe yerleştirmiş olanlar için hâlâ bir tehdit. Ondan korkmasalar da, onu kullanmak isteyebilecek olanlardan korkacakları için, Abdullah beyi imha edene kadar durmayacaklar
  • Ve Abdullah beyin elinde artık herhangi bir enstrüman yok.

Abdullah Gül, tıpkı Erdoğan gibi, Kadir Gecesi doğmuş. Bugüne kadar hep dört ayak üstüne düştü. Yine düşer mi? Düşebilir. Ama bana kalırsa Gül meselesi hallolunmuştur. Zatıalilerini artık Hayrunnisa hanım bile kurtaramaz.

***

Geçtiğimiz yıl Fenerbahçe-Beşiktaş derbisinin olduğu gün, maç dedikodusu yapmak kastıyla kardeşim aradı. Üzerinize afiyet, ailecek Beşiktaşlıyız. “Yahu birader,” dedim, asıl derbi buradaymış.” “Ne derbisi” diye şaşkınlıkla sordu. Ankara’da Gençlerbirliği-Gaziantepspor maçı vardı. Beşiktaş’ın bir dönem “birlikte oynarlar mı” diye tartışılıp duran ikilisi, Mehmet ve Sergen karşı karşıya geleceklerdi.

Kardeşim küt diye, “hangisi kazansın istersin” diye sordu. Tereddüt etmeden “Mehmet tabii” dedim. Ama telefonu kapattıktan sonra, içime bir şüphe düştü. Beşiktaş’ta oynadığı sürece kendisinden şikâyet ettiğim Sergen’in kaybetmesine gönlümün o kadar da razı gelmediğini fark ettim. Sonra birden şöyle bir analoji düştü zihnime: Erdoğan Sergen ise, Gül de Mehmet idi. (Sergen’den ve Mehmet’ten özür dileyerek yapıyorum bu benzetmeyi.)

Mehmet bir takım oyuncusuydu —ve bence futbol bir takım oyunudur. Sergen kaprisli biriydi. Kendine oynuyordu. Ama daha pırıltılı olan oydu. Her an olmayacak bir iş yapma ihtimali vardı —veya öyle bir ihtimal olduğuna dair bir beklenti yaratmıştı/yaratılmıştı, zira o kadar da sık karşılaştığımız bir hal değildi Sergen’in beklenmedik bir iş yapması.

Sergen daha harbiydi. Hiç gizlisi saklısı yoktu. Mehmet’le birlikte oynamak gibi bir niyeti de yoktu. Mehmet ise, her yeni gelen teknik direktörün kendisini kesmesine ses çıkarmayan, takımda yer bulabilmek için haftalarca beklemeyi göze alan biriydi. Hesaplıydı. Döneminin belki de en verimli orta saha oyuncusu olduğu halde, Fenerbahçeli Oğuz’un ve muhtelif takımlarda top oynamış Sergen’in gölgesinde kaldı. Ne Beşiktaş ve ne de Milli Takım, ondan gerektiği kadar faydalanamadı.

Mehmet Beşiktaş’ın okumuş çocuklardan müteşekkil kadrosunun içinde, hep biraz dışarlıklı, kompleksli biri olarak kaldı. Sergen, Mehmet kadar bile okumuş olmadığı halde, kendi vasıfsızlıklarını hiç dert etmedi. Gitti at yarışı oynadı ve oynadığını saklamadı. Beşiktaş’ta yıldız olabilecek bir yığın çocuğu da zehirledi.

Ama yine de Sergen’de, kendisine sempati duymayı haklı gösterecek bir yan var: Sahici biriydi ve hâlâ öyle. Mehmet ise sentetik biriydi. Kendisi gibi jübilesi de bir projeydi. Hâlâ öyle.

Futbol bir takım oyunu. Ama Abdullah Avcı’nın Büyükşehir Belediyesporu, hem de başarılı bir takım olduğu halde, futbolda iz bırakmadı. Az sayıda zeki delikanlıdan müteşekkil Boz Baykuşlar taraftar grubu olmasa, bıraktığı kadarını da bırakmayacaktı. Yani takım oyunu kâfi değil. Hikâye de lazım. Sergen mebzul miktarda hikâye üretti, üretimine katkı sağladı. Ya Mehmet? Var mı hatırladığınız bir şey?