Bataklığı Kurutmak

Başka yerlerde de var ama ben Gazete Duvar’dan aktarayım, Ankara Valiliği Sadece Diktatör adlı oyunu yasaklamış (https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2018/01/22/ankara-valiligi-sadece-diktator-oyununu-suresiz-yasakladi/). Habere göre, Ankara Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada, oyuna tepki gösterilebileceği ve provokasyonlar yaşanabileceğine dair değerlendirme yapıldığı belirtilmiş. Oyunun gösterimiyle ilgili sosyal medyada paylaşımlar olduğu aktarılan açıklamada, şu ifadelere yer verilmiş:

“Söz konusu paylaşımlarla, halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik edeceği; bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkabileceği; ayrıca kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasını tehlikeye düşürebileceği göz önünde bulundurulduğunda ‘Sadece Diktatör’ adlı tiyatro organizasyonuna katılacak grup ve şahıslara yönelik bazı kesimler tarafından birtakım toplumsal duyarlılıklar nedeniyle tepki gösterilebileceği ve provokasyonlara neden olabileceği değerlendirilmektedir.”

Açıklamada, “Bu nedenlerle ‘Sadece diktatör’ adlı tiyatro organizasyonu, Barış Atay isimli şahıs ile çeşitli kurum ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri organizesinde ilimizin muhtelif yerlerinde, salonlarında yapılacak birtakım toplumsal hassasiyet ve duyarlılıkları içeren tiyatro, panel, söyleşi, sinema, sinevizyon, sergi vb. eylem ve etkinlikler, süresiz olarak yasaklanmıştır” denilmiş.

Yani?

Valilik, son derece sorumlu bir tutum alarak, ortaya çıkması muhtemel tatsızlıkların ortaya çıkmasını, uygun tedbirleri alarak, daha baştan engellemiş.

…Miş…

***

İzninizle biraz geriye gideyim. Beni bilenler bilir, Aydınlanma aklının kaçınılmaz siyasi formunun faşizm olduğunu söyleyip dururum. Yani, eğer Aydınlanma aklı makul ve muteber bir şey ise, toplumların siyasi formu da faşizm olmalıdır.

Çünkü…

Galiba bir adım daha geriye gitmem lazım geliyor. Ben Aydınlanma aklı dediğimde çoğunuzun aklına, ODTÜ’lerden diploma almış, ilerici, sosyal hayatta dini geriletmeye ahdetmiş, fedakâr, toplumcu filan birilerinin heves ve hedefleri geliyor aklınıza. Ben ise, Aydınlanma aklı derken, masaya servis edilmiş olan üründen değil, onun üretildiği tezgâhtan, o tezgâhın işleyiş prensiplerinden söz ediyorum.

Determinizm Aydınlanma aklının temel prensiplerinden mesela. Lineerlik öyle. Nedensellik öyle. Ve çizgisellik öyle. Nesnellik öyle. Böyle birçok çarkı, öğütücüsü, dişlisi, bıçağı olan bir mutfak robotu Aydınlanma aklı. Onun içine havuç, patates, domates filan koyar çalıştırırsanız bir şey, portakal, süt, elma koyar çalıştırırsanız başka bir şey çıkar. Meselemiz, genelde, Avrupa’da ve ABD’de masaya servis edilen şey ile Türkiye’de servis edilen şey arasındaki farklar üzerine yoğunlaştığından, mutfakta neler olduğuyla pek alakadar değiliz. Oralarda yenebilir bir şeyler geliyor sofraya, buradakini ise insanın içi almıyor.

Mesele şu ki, Aydınlanma aklının mucitleri, mutfaklarında sadece bir mutfak robotu ile yaşıyor değiller. Mesela siyaseti, hiç de Aydınlanma aklına göre organize etmiş değiller. Futbolu da… Daha bir yığın şeyi de… Hatta mesela planlı ekonomi konusunda son derece mütereddit davrandıklarını hesaba katarsak, iktisadın genel işleyişine bile Aydınlanma aklıyla müdahale etmediklerini söyleyebiliriz. Bir fabrikayı yönetirken? E, evet, orada çok Aydınlanmacılar.

***

Uzattım, mevzua döneyim.

Bir yere varmak istiyorsunuz —zaten eğer aklınız varsa aynı yere varmak istiyor olmalısınız. Bulunduğunuz yer ile varmak istediğiniz yer arasında muhtelif yollar olabilir ama biri doğrudur. Diğer hepsinden daha kısa, daha düşük maliyetli falan, filandır. O biricik doğru yol da, aklı olan herkes tarafından, aklın istihdam edilmesiyle bulunabilir. O halde…

O yolu bulabilecek ve sonra da hepimizi o yoldan felaha ulaştırabilecek birine yetkiyi verirsek… İşlem tamam.

Üzerindeki bütün münasebetsiz kıyafetler çıkarıldığında, Aydınlanma aklından geriye, çırılçıplak kalan şey bu.

Bu akıl yürütmenin bir yığın defosu var. Mesela nereye varmak istediğimiz konusunda hemfikir olmak zorunda değiliz, hemfikir olmamamız hepimizin hayrınadır. Aynı yere varmak isteyenler, hiç israfsız, bütün kaynaklarını aynı yola kanalize ederlerse, muhtemelen oraya varmak imkansızlaşır ve saire…

Yani?

Aydınlanma aklı yanlış. Sofrayı bir mutfak robotunun mamulatıyla donatmak yanlış. O robota neler konduğuyla alakalı bir problem değil bizim problemimiz.

Çoktandır işitmiyorum ama Aydınlanma aklının —herkese çok müthiş görünen— aforizmalarından biri, “sivrisineklerle uğraşma, bataklığı kurut” aforizması idi. Sıtma var mı? Var. Sivrisinekler sebep oluyor mu? Oluyor. Sivrisinekler bataklıklarda mı ürüyor? Öyle. O halde, bir tek sihirli hamleyle, bataklığı kuruttun mu, bak ne çok iş yaptın. Yaşasın Aydınlanma aklı.

Bu aklı sonuna kadar götürürseniz, en kestirmeden ve emniyetle faşizme ulaşırsınız, diyegeldiğim şey bu. Sizin kendinizi antifaşist olarak görmeniz, aslında insansever olmanız, falan, filan… Hepsi hikâye. Eğer hayatı böyle çizgisel çözümlemelerle algılıyor, hayatın bu tür çözümlemelerle anlaşılabilir bir dokuya sahip olduğunu varsayıyorsanız, yine de faşistlik yapamıyorsanız, galip ihtimal elinize güç geçmemiş olmasındandır.

Ben bunları, 80’lerin sonlarından beri tartışıyorum. Ama 28 Şubatın Aydınlanmacı faşizmi ortamında ilk defa kararlı taarruzlara uğradım. Çünkü sivrisinek-bataklık metaforu çok sık kullanılıyordu. Başörtülü kızları okullara sokmamanın gereli olduğu ama kâfi olmadığı, bataklığın kurutulması gerektiği bağlamında mesela…

Bugünün muktedirleri, o zamanlar mağdurdu. Birileri mutfağındaki robota onları sivrisinek olarak doldurmuştu. Şimdi iktidara geldiler, bir tiyatro oyununu —bataklığı kurutmak adına— yasaklıyorlar. Aksi halde ortalığın sivrisinek dolması ihtimali var. İster misiniz? Ah, elbette istemeyiz.

Oyun ne? Kimleri neden tahrik ediyor? Hiç fikrim yok. Ama idarenin görevi, birileri tahrik olacak diye tiyatro oyunlarını yasaklamak değil. Bataklığı kurutmak değil yani. Eğer ortaya sivrisinek çıkacaksa, onlarla mücadele etmek. Oyunda suç unsuru var mı? Varsa, öyle “ya birileri tahrik olursa” filan diye yasaklamaya ihtiyaç yok. “Suçtur” dersin, mahkeme karar verir. Suç değilse… Tahrik olacak olanların suç işleme ihtimalini bahane edip böyle işler işleyemezsin.

28 Şubat da böyleydi.

Görülen o ki, 28 Şubat’ın mağdurlarının mutfaklarında da aynı robottan varmış.

***

Afrin’e terör örgütüyle dövüşmeye girmedik. Çünkü ortada terör yok. Yani senin topraklarında senin terör olarak tarif ettiğin faaliyetler yok. Hanidir yok. Oraya “terör örgütünü imha etmek için” girdiklerini söyleyenler de biliyor bunu.

Peki, niye girdik? Senin topraklarında yıllardır terör vasıtasıyla siyaset üreten bir örgütün daha da siyasallaşmış bir uzantısı devletleşiyor diye girdik. O devletleşmeye mani olma hayaliyle. Bataklığı kurutacağız diye. Çünkü… O bataklıktan üreyen şeyler, tez zamanda Türkiye’den toprak talebinde bulunacak.

PKK’nın faaliyetlerini hiç bir zaman meşru görmedim. Mazur gördüm mü? Öyle hissettiğim herhangi bir an olduğunu da hatırlamıyorum.

Ama…

Barzani referandumu sayesinde aklına belki de ilk defa devletleşme fikri bu kadar katıksız olarak düşmüş olan bir halkın, üstelik bölgenin mevcut konjonktüründe, devletleşmesine uzun süre mani olmak imkân harici. Kürtlerin bölgede demografik yapıyı değiştiriyor olmaları, devletleşme sürecinde demode bir ulus-devlet modelini hayata geçirmeye hevesli olduklarının delili bana kalırsa. Yani Aydınlanma aklıyla davrandıklarının… Yıllardır süren “demografiyi değiştirme” sürecinin geldiği noktada Kürtlerin kuracakları devletin, çok da mantıklı olmayacak bir bölgeye yayılma ihtimalini bertaraf edebilir Afrin operasyonu. Yani? Muhtemel bir Kürt devletinin sınırlarının, Kürtlerin hayal ettikleri kadar geniş olmasına mani olabilir. O kadar.

Yoksa, mesela kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye’den toprak talebine filan mani olmaz. Çünkü devletin bölgedeki demografik yapıyı değiştirmek için onca süredir yürüttüğü sistematik çabaya rağmen, Türkiye’de hâlâ çok geniş Kürt bölgeleri var.

Demem o ki, bataklık kurutulabilir ama Türkiye’nin sivrisinek olarak gördüğü tehditler nelerse, onlar bertaraf olmaz. Ama mesela Esad’ın sivrisinek olarak gördüğü tehditler bu süreçte, bizim çocuklarımızın canları pahasına, ortadan kalkabilir —veya ertelenebilir.

Barzani referandumu sürecinde neler dediğim ortada. Kürtler bile referandumu kendileri için bir yenilgi olarak görüyorlar ama ben, yukarıda da işaret ettiğim gibi, Kürtler açısından süreci hızlandırıcı, önemli bir sosyolojik katalizör olarak değerlendiriyorum. Olmuş olması, hem Kürtlerin kendilerine ve dünyaya ve hem de dünyanın muhtelif aktörlerinin Kürtlere bakışını önemli ölçüde etkiledi, değiştirdi.

Benzer şekilde, bölgedeki bir yığın gelişmeyi, suların nereden akacağı ayrıntısında olmasa da nereye akacağı hususunda doğru tespit ettiğimi düşünüyorum. Mesela malum referandumun Barzani’yi saf dışı bırakıp momentumun PKK ve uzantılarının eline geçmesine sebep olacağı gibi… İdlib’e girerken, şimdi Afrin’e girmekte acele ederken temel motiflerin neler olduğu gibi…

Şu anda sıcak olan bölgenin haritasına bakan herkes, işin tuhaflığını görebilir. İdlib’e, cihatçılarla mücadele taahhüdüyle girmişsin, bölgenin kuzeyine yerleşmişsin, oradan Afrin’e giriyorsun. Suriye ordusu da güneyden İdlib’i “temizliyor”. Yani dünyanın talep ettiği işi Suriye yapıyor, sen kendi işini yapıyorsun. Bir sıkıntı var mı? Yok. Ama şöyle bir mesele var: Senin girdiğin bölge, Rusya’nın kontrol ettiği bölge ve senin uçaklarınla girmene izin vermese giremeyeceksin. Gidiyorsun, izin istiyorsun, veriyorlar, giriyorsun. Nereye kadar izinlisin? Ben bilmiyorum. Siz biliyor musunuz? Onu da bilmiyorum.

Elimizde az sayıda da olsa bir takım parametreler var ama. Mesela girdiğin bölge bir Kürt bölgesi. Diyelim PYD bölgeden çekildi. Bölge bir Kürt bölgesi olmaktan çıkacak mı? Bölgenin demografik yapısını değiştirmeye aday bir başka kudret odağı var mı? Yok. Orası bir Kürt bölgesi olarak kalacak. Maazallah yerel bir direniş olursa, sivil direnişçilerin topraklarında işgalci bir ordu olarak kalacaksın. Hem dünyanın gözünde, kalan azıcık itibarını kaybedecek, hem de çok sayıda telefat vereceksin.

PYD bölgede kalır da direnirse? Olacak olanları aklıma bile getirmek istemiyorum.

Filan…

Sosyal medyada birileri, “savaşa hayır” demeyi, Milli Mücadele öncesindeki Amerikan mandacılarına filan benzetmiş. Canlarım benim. Uy anam ne akıllar! Milli Mücadele, Türkiye topraklarını işgal edenlere karşı örgütlenmiş bir mücadeleydi. Şimdi Suriye topraklarında bir Kürt oluşumunu engellemeye çalışıyorsun. Engellemeye bile değil, geriletmeye diyelim… Milli Mücadele sırasında, kendilerini dünyanın sahibi olarak görenlerin sana biçtiği role itiraz etmiştin. Şimdi kendilerini dünyanın sahibi olarak görenlerin izin verdiği ölçüde, onların rıza gösterdikleri işi işlemek için çocuklarını feda ediyorsun.

Neyse…

Mutfakta sadece bir robotu olan, o robotla da onlarca yıldır doğru dürüst yenebilir bir şey imal edememiş bir milletin —yani bizim— sefaletimiz, umarım başkalarına ibret olur. Ne diyeyim!

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et