Baykal’ın İşleri

Deniz Baykal’a günahım kadar muhabbet beslemem. Yine de hakkaniyet adına anlatmam lazım.

CHP genel başkanlığının son aylarıydı —yani genç sayılmazdı. Şimdi rahmetli olan bir dostumun ısrarıyla, müstekbir genel merkez binasındaki oval ofiste kendisine bir brifing verdim. Saat 21:00 filandı. Benimle görüşmeyi kendisi talep eden, hatta bunun için bana danışmanlık ücreti ödeyen birçok kişi, çok daha genç yaşlarda olmalarına rağmen, günün o saatinde, pelteye dönmüş olurlardı. Ettiğim lafı anlamazlar, anlamaya bile çalışmazlar, reçete peşine düşerlerdi. Baykal öyle yapmadı. Dediklerimin nerelerine katıldı, nerelerine katılmadı, beni dinlemek işine yaradı mı bilmem ama teferruatlı sorular sordu, verdiğim cevapların üstüne gitti, filan.

Buradan kendime hisse çıkarmaya çalıştığım zannedilmesin. Besbelli ki, kim olsa lafını ciddiye alıp dinliyor, anlamaya çalışıyor ve bu işi de layıkıyla yapıyordu. Oval ofisten etkilenerek çıktığımı itiraf etmeliyim —birçok dost sohbetinde itiraf ettim de zaten. Eh, bu hatıraya yaslanarak Baykal’ın memleket siyasetine verdiği hasarı affetmiş filan değilim. Dediğim gibi, sadece bir hakkaniyet kaygısıyla anlatma ihtiyacı hissettim.

***

Anayasa değişikliği gündeme geldiği andan itibaren, çok sayıda CHP’li vekile sordum, “senden Türkiye’ye Başbakan olur mu” diye. İstisnasız her biri, an sektirmeden, “neden olmasın, neyim eksik” edalarıyla cevapladılar. Sonra sordum, “peki, senden Türkiye’nin ilk Başkanı olur mu” diye. Hiçbiri “olur” diyemedi, uzun uzun tefekkür ettikleri halde.

Bu deneyi, “sizin şahsi ikbaliniz bu değişikliğin geçmemesine bağlı” demeye altlık olarak yaptım. CHP içinde, Türkiye’nin ilk Başkanı olmayı kendisine yakıştırabilecek iki kişi var, biri Baykal. Başkan adayı olabilir, olursa seçilip Başkan olabilir filan demiyorum. Türkiye’nin ilk Başkanı sıfatının kendisi üzerinde sakil durmayacağını düşünen iki kişi var diyorum.

Benim gördüğümü herhalde Baykal da gördü. Şimdi Ertuğrul Özkök’e yazdığı mektupta ne derse desin, bence, referandumdan Evet çıkmasını arzu etmiştir. Böylelikle, sıkleti kendi sıkletinden çok düşük çeteleşmiş bir kalabalığın yarıştan düşeceğini, herhalde ilk o görmüştür.

Çok yankı yapan çıkışı, bence, “oh be, haşerattan kurtulduk” rahatlığının ve özgüven artışının bir tezahürü.

Devam etmeden tekrarlayayım, Baykal’a zerre kadar muhabbetim yok. Bu süreçten bir Başkan adaylığı çıkarması hiç işime gelmez. Filan. Ama neticede bir siyaset sahnesi var ve sahnede dişe dokunur bir performans sergileyen neredeyse kimse yok. Baykal sahneye çıktı, bir laf etti, hem Kılıçdaroğlu’nu ve hem de —“istemem ama yan cebime koyun” tutumunu siyaset zanneden, onca yıl Bakanlık, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı yapıp siyasetin s’sini öğrenememiş, memleketin tepesinde Damokles’in kılıcı gibi durup durmayı marifet addeden— Gül’ü mıhladı.

İlk intibaım şöyleydi: Baykal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olarak kalmasını —böylelikle Genel Başkanlık koltuğuna oturacak yeni ismin kısa sürede alternatif bir rakip olarak zuhur etmesi ihtimalini bertaraf etmeyi— hedefliyor ve fakat Gül’ün ismi üzerinden bütün sağdan devşirme, ikinci el Erdoğan taklitlerini de bir tek hamleyle alternatif olmaktan çıkarıyor. Gül bile olmuyorsa, artık ikinci bir İhsanoğlu vakası olabilir mi? Asla olmaz.

Geriye kim kaldı?

Onu da Baykal söylemesin, siz bulun artık.

Baykal’ın Kılıçdaroğlu’nun koltuğu bırakmasını istediği yolunda çok malumat geldi birkaç gün içinde. Yine de emin değilim ama zaten o işin teferruat kısmı.

Baykal istediğini aldı.

Şimdi çıtanın yüksekliği belli. Atlayamayacak olanları bu yana alalım.

***

Hoş şey mi Baykal’ın şimdi, durup dururken yaptığı?

CHP çöplüğünde çöplenenlerin hepsinin rahatsız olduğu, hiç hoş bulmadıkları anlaşılıyor. Hâlbuki onlar ne güzel, sırtlarını birbirlerine verip, memleketin ana muhalefet adasını kendi tapularına geçirip, orada gül gibi geçinip gidiyorlardı. Memleketin önünde bir takozdan ibaret idiler ve fakat bu hallerinden de çok memnunlardı.

Rahatları kaçtı.

Daha önce dedim, bu memleket bu CHP’yi sırtında daha uzun süre taşıyamaz. Ya CHP memleketin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kendisini yenileyecek veya memleket CHP’yi yolun kenarındaki ilk hendeğe atacak. Eğer Kılıçdaroğlu’nun elindeki —ve arkasındaki— kudret CHP’nin gereken manevrayı yapmasına mani olabilecek kadar büyükse, CHP kamyonu ilk virajda devrilecek ve birkaç parçaya bölünecek.

“Kılıçdaroğlunun elindeki kudret” diyecektim, “ve arkasındaki” diye ekleme zarureti hissettim. Zatıâlileri buyurmuşlar ki, parti içindeki muhalifler Saraydan işaret alıyorlar. Eh, bunca yılda herhangi bir şey öğrenemedi ama utanmazlığı öğrenmiş kendisini CHP Genel Başkanlığı koltuğuna memur eden AKP’lilerden. Koltuğu ne vakit sallansa, mesela Meclis koridorunda yumruk atılarak, kafilesine taarruz düzenlenerek, olmadık yerde hedefe yerleştirilerek, mesela referandum öncesinde doğrudan kendisine yüklenilerek, “bu şartlarda Genel Başkanımızı yedirmek bize yakışmaz” haletiruhiyesi pekiştirildi CHP kamuoyunda. Sarayın şu anda en istemediği şeydir, Kılıçdaroğlu’nun koltuğuna bir haller gelmesi… Gelmesin diye de her şeyi yapıyor zaten.

***

Hoş şey mi Baykal’ın şimdi, durup dururken yaptığı?

Bilmem. Beni alakadar da etmiyor hoş olup olmadığı… Şimdi çıtanın yüksekliği belli. Atlayamayacak olanları bu yana alalım. Kalanlar için de bir tek tavsiyede bulunabilirim: Baykal’dan yükseğe sıçrayın. O kadar zor değil aslında, Baykal öyle yüksek çıtaları geçebilecek biri değil. Mesele çıtanın yüksekliğinde değil, herhangi bir barajı geçemeyecek olan sizde…

Eh, belki, kim bilir, neden olmasın… Ümit fakirin ekmeği, bir ihtimal, biri çıkar bu arada… Filan. Baykal da bu sayede, memlekete olan borcunun bir bölümünü ödemiş olur.

Veya… Ben haklıyımdır, Baykal kendi adaylığı sözüne karşılık Kılıçdaroğlu’nun o koltukta oturmayı sürdürmesi için destek verir.

Eğer CHP’yi ve dolayısıyla Türkiye’yi Kılıçdaroğlu takozundan kurtarma ihalesini üstlenirse, Baykal’a geçici de olsa bir kredi açılabilir. En azından yaptığı hizmet bir kenara not edilir ve işlediği günahların kefareti olarak hatırlanır. Ama Kılıçdaroğlu’nu orada tutan adam olarak görünürse, vay geldi hem Baykal’ın ve hem de Kılıçdaroğlu’nun başına…

***

CHP’liler şunu anlamıyor: Türkiye’de geniş kesimler kaynıyor. E, evet onların hararetinin CHP Genel Merkezi ve hatta CHP İl ve İlçe Başkanlığı binalarının duvarlarından içeri girmemesi garanti altına alınmış. Ama dışarıda hararet çok yüksek. 82 rejiminin mevzuatı sayesinde dışarıdaki hararetten etkilenmeyen serin odalarda, kapıdan girenlerin düğmelerini ilikleyip iki büklüm bir halde “Sayın Başkanım” deyip durmalarından hareketle her şey kontrol altında zannına kapılmak mümkün. Ama hararet yüksek ve hiçbir şey kontrol altında değil. Türkiye doğuracak.

Türkiye’ye ebelik yapmayanın, artık bu oyunda yeri yok —daha önce defalarca gördük. CHP yine, yeniden, bir defa daha üzerine düşeni yapmayabilir mi? Yapmayabilir. O vakit bir başka ebe bulunur. Ya bulunamazsa? Ya Türkiye AKP’nin, CHP’nin serin ve müstekbir binalarına hapsedilip orasına beton dökülür, doğum yapmasına mani olunursa? Olabilir mi? İşbu siyaset mevzuatı sayesinde, ayrıca AKP’nin devlet denen mekanizmanın reflekslerini tarumar etmiş olması yüzünden, o da mümkün.

O vakit, hem Türkiye ve hem de çocuğu ölür.

CHP’liler anlamıyor ama gebe olmayan bir kadınla oynaşmak, onun akşam —âlem içine çıkarken— yanında taşıyacağı bir aksesuar olmak başka, o aynı kadın doğum sancıları çekerken sanki davete gidecekmiş gibi giyinmeye kalkmak başka. CHP’liler anlamıyor ve tarih kimseye bir şeyler anlatmaya, anlamayana anlatmaya çalışacak sabırlı bir öğretmen değil. (Aynı şeyi AKP’liler de anlamıyor zaten. Onlar da doğum sancıları çeken kadını, geceleri yatakta çaresizce günlük tecavüzünü bekleyen kadın ile karıştırıyorlar.)

Sadece Türkiye’yi anlamıyor da değiller. Kendi serin odalarının, her şey kontrolleri altında olan küçük dünyalarının dışında Türkiye’de neler olup bitiyor olduğunun farkında değiller ama dahası, dünyada neler olup bitiyor onun da farkında değiller.

Sen ABD’ye heyetini yolluyorsun, bir bürokratıyla değil, danışmanıyla muhatap ediyorlar. Ve daha bardakları soğumadan, PYD’ye ağır silah vereceklerini açıklıyorlar. İstiskal. Ne yapacaksınız şimdi? Ne yapacağız?

Sınırın güneyinde bu yaz neler olacak neler? Oradaki hararet de besbelli, Ankara’nın serinletilmiş odalarına yansımayacak. Kendinden başka herkesi ahmak zannetmeyi sürdürerek, dün “eyyy Avrupa” diye heyheylenirken, şimdi “biz aslında Avrupa ile bık bık, ama Avrupa sağı bık bık” diyeceksin ve hop… Zavallı.

Ve Allah’ın zavallısının tapusuna geçirilmiş zavallı Türkiye…

Dün dedim, Fransa’nın şehirlileri, dünyaya milliyetçilik denen şeyi hediye etmiş Fransa’nın milliyetçi şehirlileri, kendi kasabalılarının şehvetli taleplerine rağmen, otomobillerini yakan, metrolarda kendileri için tehdit olan kara çocuklarının yanında durdular. Aynı şeyi Trump seçildikten sonra Amerika’nın şehirlileri de yaptılar. Muhtemelen Fransızlardan da daha milliyetçi olan Amerikalıların şehirlileri… Kendi kasabalılarının değil, Hispaniklerin, Müslümanların yanında saf tuttular.

Bu başka bir dünya artık.

Ve Türkiye’nin o klimalı odalarının dışı, o dünyaya senkronize… Ne kadar kriminalize etmeye çalışılırsa çalışılsın, Gezi tam da Amerikalı, Fransız şehirlilerinin tutumlarının prototipiydi. 7 Haziran’da HDP’nin arkasındaki Kürt olmayan destek tam da oydu.

Bu başka dünya artık ve o dünyaya senkronize bir Türkiye var. O Türkiye’yi arkasına alan, onların rüzgârını yelkenine dolduran, AKP’nin de, CHP’nin de üstünden silindir gibi geçecek.

Kimse almazsa/alamazsa?

O rüzgâr hepimizi kavuracak.

Mümkün mü? Mümkün. Bu şartlarda bir tek bilinen var. Kılıçdaroğlu’nun ve Erdoğan’ın istikbali yok. Türkiye’nin bir şansı var, eğer onların defterini dürebilirse bir istikbali olacak.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et