Belki de…

Daha önce, Tambora’dan söz etmiştim. 1815 baharında Endonezya adalarından birinde patlayan bir volkanın, Batı yarıküresinin kuzeyinde ne tür sosyal, siyasal çalkantılara yol açtığından…

William ve Nicholas Klingaman, The Year Without Summer: 1816 adıyla bir kitap yazmışlar. Kitapta 1816 yılında olup bitenleri, genellikle dönemin gazetelerinden ve mektuplaşmalarından özetliyorlar. Kitapta dikkatimi çeken şeylerden biri şu: Bahar ve yaz, alışılmadık ölçüde soğuk geçiyor —daha doğrusu bahar ve yaz gelmek bilmiyor— ya, haliyle, neden böyle olduğu da tartışılıyor.

1816 başlarında güneşte beliren bir leke ile baharın gelmemesi arasında bir alaka kuruluyor mesela. Güneş lekesi güneşin bir bölümünün enerji yaymaması manasına geldiğine göre, dünyaya gelen enerji azalıyor olmalı, bu da havanın ısınmamasına sebep olan şey olmalı diye akıl yürütülüyor. Ciddi ciddi böyle bir korelasyon kurulup, üzerinde tartışılıyor.

Tanrının insanları cezalandırmak için baharı ertelediğini öne sürenler de oluyor. Osmanlı İmparatorluğunda değil, ABD, Kanada ve İngiltere gibi yerlerde… Karşılarına çıkan ve meteorolojik olayların bilimsel açıklaması olabileceğini söyleyenlere, “yok olmaz öyle şey” demiyorlar. Tanrının zaten bilimsel olarak deşifre edilebilecek yollarla mevsimleri ve iklimi yönettiğini söylüyorlar.

Başkaları da mesela, son yüzyılda ormanların hızla daraltılmasının iklim değişikliğine yol açtığını iddia ediyor. Ama karşılarına, Kuzey Amerika’da ormanların olmaması gerektiği kadar geniş olması yüzünden yeterli güneş ışınının yeryüzüne değmediğini, bu yüzden de havanın ısınmadığını öne sürenler çıkıyor.

Dahası var da, bu kadar kâfi.

***

8 Haziran sabahı, sandıktan her ne netice çıkarsa çıksın, açıklama lazım gelecek.

Bazılarımız, gözlerine ilk çarpan neyse, onunla seçim neticeleri arasında bir alaka kuracak. Derin teoriler geliştirecek. “İyi ama güneş lekeleri yeni bir şey değil, daha önce de belirmişlerdi ama yaz böyle soğuk geçmemişti”leri işitmeyecekler bile. Veya “güneşin alanı içinde lekenin hissesi şu kadar, bu kadarlık bir bölge bu etkiyi yapar mı” sorularını da iplemeyecekler.

Başkaları, mesela benim gibiler, âlemin alışkanlıklarının arasında eşinip, sandık neticelerini açıklamaya elverişli ne bulurlarsa ortaya dökecekler.

Bazılarımız da, olup biten her bir şeyden insanları mesul tutacak bir şeyler bulacak.

Hâlbuki —belki de— uzaklarda bir yerlerde Tambora patlamış olacak.