Bir Sümüklü Çocuk İçin

Sait Faik’in Kriz hikâyesinde Necmi, meyhanedeki entelektüel arkadaşlarına bir düşünce deneyi teklif eder. Louvre yanmaktadır, “La Joconde da yanacak” mırıltıları yükselir. Kurtarmak için kendinizi riske eder içeri dalarsınız. O da ne, La Joconde’ın bulunduğu salonda korku içinde bir küçük çocuk! İkisinden sadece birini kurtarabileceksiniz. Hangisini kurtarırsınız, çocuğu mu, tabloyu mu?

Derya Bengi ile Erdir Zat’ın kitabından öğrendim ki, Ece Ayhan’ın iddiasına göre benzer bir hadise sahiden yaşanmış. Sait Faik bu soruyu Lambo’nun koltuk meyhanesinde Peyami Safa’ya sormuş, o da tereddütsüz tabloyu kurtarmak gerektiğini söylemiş. Sait Faik ise kendisinin çocuğu kurtaracağını söyleyerek Peyami Sefa’nın üzerine yürümüş. Filan.

Hikâyede mevzuun öncesi var. Necmi babasına, “eğer bir çocuğun ölümüne rıza göstermezsen Süleymaniye yıkılacak, ilk kazmayı da sen vurmak zorunda kalacaksın” der. “Hangisini tercih edersin?”

Kendi hesabıma, karmaşık mevzuların böyle iki seçeneğe indirilmesinden hoşlanmam. Bir çocuğu La Joconde’a veya Süleymaniye’ye feda edeceğini söyleyen insanlar gerçekten öyle bir seçme zaruretiyle karşılaşsalar beyanlarındaki gibi mi davranırlar, şüphe ederim. Beyanlarındaki gibi davranacak olanları tespit edebilsek, hepsini kat eden bir ortak payda bulmak da pek kolay olmaz, her birinin bambaşka gerekçeleri vardır. Soruyu böyle sorunca, onca insanın birbirinden farklılığını, çeşitliliği, esas kıymetli olan şeyi gözden kaçırırız.

Ama…

Eğer Süleymaniye, kapısından içeri girenlere, “bir tek çocuğun, bir tek insanın hayatı benden çok daha kıymetlidir” diye telkin etmiyorsa… Yansın o Süleymaniye, o Süleymaniye’de telkin edilen din. Eğer bir tablo, bir roman, bir hikâye, bir film, yani herhangi bir sanat eseri benzer bir tekinde bulunmuyorsa, ne yapayım o sanatı! Eğer vatan bir tek cana feda edilemeyecekse vatan filan değil.

Demem o ki, yeryüzünde kıymetli olan şeyler, dinler, milliyetler, sanat, bilim filan… Kıymetli olan ne varsa hepsi, esasen, insanın kıymetini artırdıkları için kıymetli oldular. Çocuk yaşta Sait Faik’ten Kriz’i —ve başka şeyleri— okumuş olmasaydım yine öyle düşünür müydüm, bilmiyorum. Ama hatırladığım kadarıyla, mesela din de, benim yetiştiğim çevrelerde böyle kavranıyor olan bir şeydi. Lisede bize bilimi de böyle pazarlamışlardı —insanın kıymetini yükselten bir şey olarak. Sonra akranlarım sokakta birbirlerini yüksek fikirler uğruna öldürmeye başlayınca kendimi fena halde gurbette hissetmem çok da şaşırtıcı bir şey değil yani.

Her şeye rağmen, hilalin, bayrağın, orak-çekicin devrimci bir yanları vardı. Saçma da olsa bir aritmetikleri vardı yani. “E, evet, şu çocuğu feda edeceğiz ama sayısız akranına daha kıymetli bir gelecek sağlayacağız.” Bugünleri ayrıcı kılan husus, bana öyle geliyor ki, o aritmetiğin bile olmaması. Din sadece kendisi olarak, vatan sadece kendisi olarak, öyle dımdızlak değerler. İnsana dair hiçbir vaadleri yok. Vardı ama kalmadı. “Eğer uğrunda bire kadar bütün Türkler kırılacaksa kırılsın, yeter ki bayrak…” Filan.

Daha acıklısı da var.

Herhangi bir devrimci yanı hiç olmamış, hiç olamayacak bir tuhaf hal zuhur etti son dönemde —insanı hiç sebepsiz kıymetsizleştirme hali. Hiç sebepsiz sayılmaz belki de. İnsanı kıymetsizleştirenler, kendilerini, o hepsi kıymetsiz olan yığının üst tarafına yerleştiriyorlar. Sadece diğerlerinden bir parmak yukarıda olmak uğruna, hepimizi, her şeyi bok çukuruna ittirmekte zerre kadar tereddüt etmiyorlar. Yapılmış onca şeyi, başarılmış onca işi kıymetsizleştirmekte birbirleriyle yarışan bir tuhaf zümre zuhur etti. Yanan Louvre’a girmişler, La Joconde’u kapıp çıkacaklar. Orada bir oğlan çocuğu, korkudan ağlıyor. Sümükleri akmış. Ay ne kadar biçimsiz! Hiç mi terbiye vermemiş anneleri buna! “Böylelerinin doldurduğu bu dünyada La Joconde’u kurtarsan ne olur” deyip, çıkıp gitmenin propagandasını yapıyorlar. Mütemadiyen.

Bugün hâlâ, piyasaymış, neoliberalizmmiş filan laflarıyla eski saçma aritmetiği sürdürenler, “savulun, aranızdan birilerini, belki hepinizi degrade edeceğiz ama nasıl bir düzen tesis edeceğiz, gören parmaklarını ısıracak” diyenler var mı? Var. Veya “vatan, ah vatan, uğruna hepimiz ölsek ne gam” diyenler, veya “bu dünya nedir ki, öbür dünyadaki saadet uğruna yakarız her şeyi içindeki insanlarla birlikte, gözümüzü kırpmadan” diyenler var mı? Var. Hep bunları konuşuyoruz, sanki mesele bu modası geçmiş, enerjisini kaybetmiş kavramlarmış gibi… Esas derdimiz ise, bence, bambaşka yerde. Sadece başkalarından yek parmak üstte olmak uğruna, La Joconde’ları, Süleymaniyeleri, insana dair olan her şeyi yakmaya teşne olan kesimlerde. Elbette bu kadar bedavaya elde ettikleri statülerini koruyamayacaklar. Ama anlaşıldığı kadarıyla birçok sümüklü oğlan bu manasız savaşta telef olmayı sürdürecek. Bir süre daha.