Birlik ve Beraberliğe Karşı Aşı

ODTÜ’de Management (Yönetim) dersi almaya başladığımda, dersin kitabının sadece tuğla gibi olması değil, aynı zamanda son derece sıkıcı olması da gözümü korkutmuş, kütüphanede Management adlı daha makul bir kitap aramıştım. Hani Calculus gibi düşünmüşüm demek ki, aynı adlı her kitap aynı şeyi öğretecek gibi…

Sonunda aradığımı buldum. Şöyle küçük boyutlu, 60-70 sayfalık bir kitap… İçinde kutucuklar yok, bir yığın manasız, hayali bir dünyaya ait şemalar yok, ancak hayali bir dünyada işe yarayabilecek —maddeler halinde sıralanmış— direktifler, reçeteler yok. Ne var? Hayatında herhangi bir örgütü yönetmemiş ama kendileri gibilerin yazdığı on binlerce sayfayı okumuş olanların yazdıklarının aksine, hayatı yönetmekle geçmiş, yani damdan düşmüş birinin, onlarca yıldan süzüp getirdiği şeyler var.

O kitabın benim hayatımın istikametini ciddi ölçüde değiştirdiğini yıllar sonra fark ettim. Ama yazarını filan da hatırlamadığımdan, kitabı bulamadım.

St. Exupery, “sevmek karşı karşıya durup birbirine bakmak değil, yan yana durup aynı yöne bakmaktır” demiş. İyi demiş. Yönetim adlı ders kitaplarının hemen tamamı, yan yana durup aynı yöne bakan, yani hepsi birbirine ve çalıştıkları kuruma sevgi dolu insanlardan müteşekkil kurumlar varsaymıyordu sadece. Aynı zamanda, o kitaplardan yönetmeyi öğrenen yöneticilerin yönettikleri kurumları nasıl edip de diğer kurumlarla aynı yöne bakan kurumlar yapacaklarını anlatıyordu. Tamamı çöptü yani.

Hâlbuki ODTÜ kütüphanesinin raflarından, sadece boyutlarının mütevazılığı sebebiyle seçtiğim kitap bambaşka bir dünya anlatıyordu. “Eğer,” diyordu mesela, “kolunuzun önündeki kaslarla arkasındakiler aynı anda kasılır ve gevşerse, kolunuzu hareket ettirmezsiniz.” Veya, denizdeki bir teknenin tabanı ile deniz arasındaki karşılıklı itişmeden söz ediyordu. Ve saire… Kitap, baştan sona bu tür metaforlarla, gerçek bir yöneticinin, gerçek hayatta karşılaşacağı ve eğer okulda okuduğu kitaplara iman etmişse kolaylıkla kendisini yılgınlığa düşürebilecek gerçeklikleri “ama onlar da var” üslubuyla değil, “onlar iyi ki var, olmasa zaten yönetecek bir şey olmaz ortada” lezzetinde anlatıyordu.

O kitabı okuduktan sonra işittim “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde” kalıbını. Daha önce söylendiyse de ben işitmemiştim. Ama galiba zaten ben o kitabı okuduktan birkaç yıl sonra, Evren, şürekâsı ve yaltaklananları tarafından dolaşıma sokulmuş veya yaygınlaştırılmıştı malum kalıp. O kitabı okumuş olmam sayesinde, o kitap marifetiyle aşılanmış olduğumdan yani, bu kalıp bende herhangi bir rahatsızlığa hiç sebep olamadı.

Birlik ve beraberliğe ihtiyacımız yok. Aksine, olmamız gerekenden daha çok bir ve beraberiz. Şunu emniyetle söyleyebilirim ki, birlik ve beraberlikle ancak üstesinden gelebilecekmişiz gibi görünen devasa problemlerin tamamı, uzun süredir, lüzumundan çok fazla bir ve beraber olmamızdan kaynaklanıyor.

***

Tabiat, dün mitoz bölünme üzerinden anlatmaya çalıştığım gibi, farklılaştırarak iş görür. Ancak farklılaşabilenler ve farklılıkları, karşıtlıkları bir ahenk içinde örgütleyebilenler hayatta kalır. Ve her geçen gün, daha çok farklılık, daha çok çeşitlilik gerekiyor. Bundan bin yıl önce, on bin yıl öncekinden daha çok çeşitlilik gerekiyordu. Üç yüzyıl önce bin yıl öncekinden, yüz yıl önce üç yüzyıl öncekinden… Ve nihayet bugün dünden daha çok çeşitlilik gerekiyor.

Sadece çeşitlilik artmakla kalmıyor, aynı zamanda hayatta kalmak için ihtiyaç duyulan çember de genişliyor. Daha çok, daha çeşitli ve daha uzak öznelere ihtiyaç duyuyoruz hayatta kalmak için. Eh, bu hali sevmemek, kendisine yeten bir köyde yaşamaya güzellemeler düzmek herkesin kendi tercihi. Ama köyde yaşamaya duyulan özlem hali, bildiğim kadarıyla, üniversitede bize okutulan ders kitaplarının ruh hali gibi bir hal. O kitapları yazanlar herhangi bir kurumu yönetmeye kalktıklarında, eğer yazdıkları gibi davranmaya kalkarlarsa, netice herkes için fecaat oluyordu —birkaçına birinci elden şahit oldum. Öyle kendine yeterli köy hayatlarına nostaljik güzellemeler düzenlerin de, öyle bir hayata birkaç hafta katlanabileceklerine ihtimal vermem.

Diyelim bir köyde, az sayıda ve hepsi birbirine benzer insan dışında kimseye muhtaç olmadan mutlu mesut yaşayabilir olanlar var. Hayırlı olsun. Ben onlardan değilim. Dolayısıyla kendisine ihtiyaç duyduğum insanların giderek daha çok, daha çeşitli ve daha uzak olmasından memnunum. O kitabı yazmış olan ve adını bile hatırlamadığım o adama mesela çok borçluyum. O çok uzakta biriydi ve etraftaki kimseye benzemiyordu. İyi ki…

Onun sayesinde biliyorum ki, eğer birileri birlik ve beraberliğe duyulan ihtiyaçtan söz etmeye başlamışsa, dünyaya o manasız ders kitaplarının penceresinden bakıyordur. Bir dünya öğrenmiştir o kitaplardan. O kitaplar “dünya şöyledir” demeden, altta bir dizi varsayım olarak bir dünya öğretmiştir okuyanlara —ve öyle sinsice öğretilenler, yüzeydekilerden daha müessirdir her vakit. O okuduklarıyla dünyayı fethetmeye çıktıklarında çuvallamışlardır, dünya varsaydıkları gibi olmadığından. Kendileri dünyanın aslında nasıl olduğunu öğrenmeye tenezzül etmediklerinden de, dünyanın kendi bildikleri gibi olmasını temenni etmektedirler. Eğer güçleri elverirse, dünyayı kendi bildikleri gibi yapacaklardır. Bir ve beraber…

Yani öldüreceklerdir.

***

Bu memlekette Ermenileri, Rumları ve Yahudileri derdest edenler, bu işi birlik ve beraberlik içinde, birlik ve beraberlik adına yaptılar. İşbu unsurlardan kurtulunca, birlik ve beraberliğimize halel getirecek unsurlardan kurtulmuş olacaktık. Ne güzel olacaktı. Olmadı. Şimdi Kürtleri, Alevileri, şunları bunları derdest etmek üzere, başladığımız yere döndük.

Ve bu başa dönmenin sonu yok.

Uzun süre birlikte çalıştığım bir büyüğüm anlatmıştı: Ankara’da öğrenci iken bir cemaatin yurdunda kalır. Bir sabah uyandığında oda arkadaşının harıl harıl bir şeyler yazdığını görür ve ne yaptığını sorar. O da “yurttaki dindarların listesini çıkarıyorum” diye cevap verir. Vakit geçer iş bitmez. “Yahu” der bizimki, “bu yurtta o kadar çok dindar yok, listeyi niye bitiremiyorsun?” Arkadaşının yanına oturur ve listedekilerin üzerinden geçmeye başlarlar. Onun şusu var, bunun busu var, üstünü çizerler. Geriye sadece ikisi kalır. Bizimki “yahu sadece ikimiz kaldık” deyince, “ulan” der öbürü, “senin kız arkadaşın kolsuz giyiyor, sen kendini Müslümandan mı sayıyorsun?”

Bu anekdotu dinlediğimde, “iyi ki” diye geçirmiştim aklımdan, “yurdu yönetme güçleri yokmuş.” Yani? Yani, eğer güç aşırı yoğunlaşmamış, bir elde toplanmamışsa, dünya hakkındaki manasız varsayımlar o kadar da tehlikeli değil. Okullarda her nesle aynı manasız dünya tasavvurunu, kavram haritasını öğretip duruyor ve bunu belirsiz bir süre daha sürdürecek gibi görünüyor olduğumuza göre, bizi bizden koruyacak yegâne sigorta, gücün dağılmış olması… Herkes neticede sadece kendisinin yer alacağı bir liste hazırlayabilir, mahzuru yok. Yeter ki gücü olmasın.

Bizi bizden korumak deyince aklıma geldi, Dücane Cündioğlu yazmıştı, Hz. Ali Allah’a “ben seni, beni bana bırakmamandan bildim” diye dua edermiş. Eh, kendilerini dinin ümidi olarak gören şimdiki sefil mahlûkat kadar bilmiyormuş. Şimdikiler evvel Allah, kendilerinin kendilerine bırakılmamasını Allah’tan bilseler, “şimdi de Allah adında bir terörist” diye başlarlar. O kadar kendilerinden memnun, her şeyin doğrusunu bildiklerinden o kadar emin…

***

Bütün bunları neden yazıyor olduğum herhalde bellidir. Beklenmedik bir sürpriz olmazsa, baharda referanduma gideceğiz. Bahara kalabilirsek yani…

Zerre kadar yüzleri kızarmadan diyecekler ki meydanlarda, televizyon ekranlarında, gazete formatında dağıtılan bültenlerde, “kuvvetler ayrılığı Batı icadıdır, biz kuvvetler uyumu için…” Filan… Birlik ve beraberliğe ne çok ihtiyacımız olduğunu söyleyip duracaklar.

Uyum, ahenk demek. Ahenk diye bir şeyden söz edilebilmesi için, farklılıkların mevcut olması gerekiyor. Aynı notaya defalarca basarak, aynı rengi tuvale sürerek, ahenkli bir ses çıkaramaz, ahenkli bir şey çizemezsiniz.

Dahası da var. Müzik için ses, resim için renk neyse, sosyoloji için de insan o. İnsan, utanmayı bilen canlı demek. Bütün sosyal sistemler, mesela Türkiye’nin siyasi kurumları, oyunu insanların —yani utanmayı bilen varlıkların— oynayacağı varsayımına göre tasarlanmış. Erdoğan bugün “siyaseti bırakıyorum” dese bu tasarının geçmesi için parmağını oynatmayacak, oynatmayacağını kendisi bilen, bizim bildiğimiz, bizim bildiğimizi de bilen mahlûkat, yüzünüze baka baka “bu sistem Erdoğan için değil, memleketin istikbali için” demiyor mu mesela… “Milletten neden korkuyorsunuz” dedikten sonra “OHAL şartlarında neden olmasın” deyip, arkasından da “ama OHAL var, öyle miting, toplantı filan yapamazsınız” demiyor mu…

Ne yapacaksınız?

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et