Çıngırak

Bir bebeğin karşısında bir çıngırağı sallayıp bir yandan da güler veya gülümserseniz…

Muhtemelen başınıza benzer bir şey gelmiştir, bebek de güler. Uzanıp çıngırağı almaya çalışır. Eğer çıngırağı verirseniz bu defa da neşeyle sallayıp güler.

Senaryoyu biraz değiştirelim —daha doğrusu bir ekleme yapalım. Siz çıngırağı sallarken odaya asabi bir yüz ifadesiyle bir başkası girsin ve sinirli bir ses tonuyla sizi azarlasın. Mahcup olmuş gibi yaparak çıngırağı sallamayı kesin. Odada bir gerginlik hissedildikten kısa süre sonra bebek zaten gülmeyi kesecektir. Çıngırağı bebeğe uzatırsanız, yine de alacaktır muhtemelen. Ama sallayıp sallamamak konusunda kararsız kalacak, bir sizi azarlayan şahsa, bir elindeki çıngırağa bakacak… Mahzun olacaktır. Hatta çıngırağı sallayarak yeniden neşeli ortamı tesis etme isteği ile onu sallamasına mani olan stres arasındaki çelişkiyi gideremezse, aniden ağlamaya bile başlayabilir.

Bir bebekten söz ediyorum. Konuşmayı henüz öğrenmemiş, odaya girip sizi azarlayan kişinin ne dediğini, dolayısıyla neden dediğini de bilmeyen bir bebekten.

Hadisede bebeğe yönelik herhangi bir azarlama, cezalandırma filan da yok, dikkat isterim.

Bu süreçler yaşanırken bebeğin korteksinde neler olup bitiyor, bir fikrimiz yok. Ama galip ihtimal, zaten mesele kortekse gelmeden halloluyor. Korteksin altında…

Hepimiz korteksin altında, bir yığın hard-wired özellikle doğuyoruz.

Sadece yukarıdaki basit misal üzerinden konuşacak olursak, mesela en azından şunları —öğrenmek gerekmeden— biliyor olarak doğuyoruz:

  • Mutlu bir insanın mutlu olduğunu, konuşmaya filan ihtiyaç duymadan ayırt edebiliyoruz. Öfkeli bir insanın öfkeli olduğunu da…
  • Oraya varmadan… Demek ki mutluluk ve öfke gibi duyguların var olduğunu biliyoruz. Mutluluğu öfkeye tercih ediyoruz.
  • Öfkeli bir insanın öfkesine sebep olanın bir başka insan, daha da mühimi o insanın bir davranışı olduğunu çıkarsayabiliyoruz. Olup bitenler arasında nedensel bağlantılar kurmayı biliyoruz.
  • İnsanları öfkelendirmenin iyi bir şey olmadığını bilebiliyoruz. Yapmaktan pek memnun olacağımız bir şeyi, başkasını öfkelendirmemek için yapmaktan vazgeçebiliyoruz.
  • Yapacağımız tercihi yapmadan önce, o tercih yüzünden bizim cezalandırılmış olmamız bile gerekmiyor, başkalarının başına gelenden ders çıkarabiliyoruz.

Siz belki yukarıdaki listeye başka şeyler de ekleyebilirsiniz. Ben, mesela sesin çıngıraktan geldiğini onu sallayan elden gelmediğini, çıngırağın ancak sallanırsa ses verdiğini, dolayısıyla çıngırağı eline geçirebilir ve sallarsa kendisinin de benzer sesler üretebileceğini filan biliyor olduğunu es geçtim. Mesele şu ki, çok şey bilerek doğuyoruz.

Başka deneyler, çok başka alanlarda çok başka şeyleri de öğrenmeden biliyor olduğumuzu gösteriyor. Biliyor olduğumuz şeylerin kahir ekseriyeti, başka insanlara odaklanmış durumda, mesela hava durumuna, yön bulmaya filan değil. Görme donanımınızın büyük bölümü tanıdık insanları ayırt etmeye ve onların yüzündeki çok belirsiz değişimleri hissetmeye tahsis edilmiş mesela. Mukabilinde de bir şeyler kaybediyor, odanızdaki çiçeklerin solmaya başladığını çok geç fark etmek durumunda kalabiliyorsunuz.

Elbette sadece “dünyaya gelirken yanımızda getirdiğimiz donanım”la iş görmüyoruz. Üzerine bir yığın şey inşa ediliyor. Onların nasıl inşa edilip nasıl işlediği, “ben” dediğimiz şeyin nasıl zuhur ettiği hakkında da —olabildiği kadar özet— bir şeyler yazdım. Sayfalar tuttu. Size acıdım, onları atlayıp yekten söylüyorum: İnsan iyidir. Bilhassa da diğer insanlar için iyi olacak şekilde tasarlanmıştır.

E peki, bunca kötülük nereden çıkıyor?

Lafı eveleyip gevelemeye lüzum yok, ortam kötü. Yani dünya kötü. Hani şu uzaydan çekilmiş fotoğraflarına bakıp “yuvamız” diye sempati hissettiğiniz dünya kötü. Yani yetersiz. Kaynakları son derece kıt ve fakat o kaynaklara talip olan lüzumundan fazla organizma yaşıyor üzerinde. Hani mesela sırtlanlar, hepsinin yaşaması imkânsız olacak kadar çok doğuyorlar. Erkekleri, aralarından birilerini, daha yetişkin sayılacak çağa gelmeden imha ediyor. Yine de çoklar. Eh, tabiat ana sırtlanlara kıyak olsun diye, onların avlayarak hayatlarını sürdürecekleri canlılardan biraz daha fazla üretse… “Oh be” demiyor sırtlanlar, “bu nüfus iyi, tabiat ana sağ olsun hepimiz doyuyoruz, biz de çoğalmayalım” demiyorlar. Artmış olan besinlerinin yetmez olacağı kadar ürüyorlar.

Bütün canlılık böyle yapıyor.

Yani kıtlık, yapısal bir hal. Dünyanın hali.

(Şimdi bu noktada, “e iyi ama balıkların aklı yok, beslenemeyecek kadar çoğalabilirler, insan aklıyla övünmüyor mu, nüfusunu aklıyla kontrol etsin” dediğinizi duyar gibiyim. Tasalanmayın, çoğalmıyoruz. Dünyanın çok geniş bölgelerinde kadınlar, kritik değer olan 2,1’den daha az doğum yapıyorlar, ortalama olarak. Bunu da birileri akıl edip bize öğrettiği için yapmadık. Cin fikirli birileri, bir vakitler, doğum kontrolü filan gibi icatlar çıkarıp, “akıl” yoluyla nüfusu kontrol etmeye kalktı veya Mao gibi başka cin fikirliler “birden çok çocuk yapılmayacak” diye terör estirdi, evet. Ama onların işe yaramadığı dünyada bir kolektif akıl, neden olduğunu hâlâ tam olarak çözemediğimiz bir biçimde, “daha çok çoğalmamamız gerekiyor” neticesine varmış görünüyor.)

Dünyanın çok müşfik, çok cömert filan olduğunu, insanın ise çok bencil ve kötü olduğunu düşünüyorsunuz. Aslı, tam tersi. Dünya kötü ve kifayetsiz, insan ise son derece müşfik, cömert ve iyi… İlaveten, eğer dünyanın sınırlılıklarına tabi olarak kalırsa, olmak istediği kadar iyi olamayacağını da hissetmiş gibi davranıyor. Yeryüzündeki ilk on binlerce yılında, bir yığın türün soyunu tüketti. Ama son on bin yıl kadarlık sürede soyu tükenenlerin pek azında mesuliyeti var mesela. Bir manada, kendisini tabiata bir yük olmaktan çıkardı.

Bu halin de tabiata çok hassas olmaktan kaynaklandığını zannetmiyorum.

Çok eski insan fosillerinin hiç biri, bir teki bile, yatağında ölmüş görünmüyor. Hepsinin ölümü insan elinden olmuş. Bir de yırtıcı hayvan inlerinde bulunmuş çok eski insan kemikleri var. Yani büyük büyük dedelerimizin hayatının pek de özenilecek hayatlar olmadığı kolaylıkla söylenebilir. Ya yırtıcı hayvanlara yem olmuşlar veya kıt kaynaklar için birbirlerini öldürmek zorunda kalmışlar. Dünyanın o zamanlar da hiçbir biçimde cenneti andırmadığı aşikâr.

Kıtlığı aşmak, besin tedarikini tesadüflerden arındırmak için akıllarını kullanmışlar —çok akıllı, cin fikirli birinin aklını değil, kolektif aklı. Böylelikle kıtlık yüzünden birbirlerini öldürme mecburiyetinden kurtulmuşlar. İnsan denen tür olmasaydı belki de yok olup gidecekti, soyu tükenecekti olan bir yığın bitki ve hayvan türü, insan eliyle çoğaltılıp yaşatılmış. Filan.

Ama asıl devrim başka. İnsanlar çoğalabilmişler. Çoğalmışlar. Çoğaldıkça birbirlerine daha sık ve daha yoğun temas etmişler. Fiziki donanımlarının daha kolay uyum sağlayabileceği, daha çok işe yarayacağı şartlar oluşmuş. Hani dünyanın türlü çeşitli hallerinden çok, diğer insanların türlü çeşitli hallerine hassas olan donanımlarının… Birbirlerini, daha önceki nesiller tarafından hayal bile edilemeyecek kadar seyrek öldürmeye başlamışlar. Nüfusun kahir ekseriyeti yatağında ölmeye başlamış.

Daha söylenecek çok şey var ama daha da uzatmadan, kestirmeden söyleyeyim: İnsan denen türün “çevre”si denen şey, çok büyük ölçüde, diğer insanlardır. Tabii çevreye insan kadar az hassas, insan kadar kayıtsız başka tür yok. Dolayısıyla tabii çevreye en az yük olan tür de insan.

(Şimdi de, “tabiatı mahvettik, kutuplardaki buzullar eriyor, kutup ayılarının nesli tükeniyor, ne diyorsun sen” dediğinizi duyar gibiyim. Tabiat değişir. Hep değişti ve bundan sonra da hep değişecek. Kutuplardaki buzulların sınırları da hep değişti. Şimdikinin bizim yüzümüzden olduğuna dair hiçbir delil yok. Kısa süre önce ozon tabakası delinmiş, bizden bilmiştiniz. Çoğumuz kuzeyde yaşarken güneyden delinmişti, yine de bizi suçlamıştınız. Cin fikirlerle, ozon tabakasını tamir etme iddiasıyla, devasa programlar imal edildi. Riayet edilmedi. Sonra ozon tabakasındaki delik kapanmaya başladı. Buzullar eriyor ve kutup ayıları zor durumda. Bizi suçluyorsunuz. Bir de foklara sorun bakalım, kutup ayılarının azalması onlar için ne mana ifade ediyor.)

İnsanın “çevre”sinin insan olmasının, tabiata binen yükü hafifletmek gibi “olumlu” bir neticesi var. İnsanın kaynağı, artık tabiatın üretip durduğu şeyler değil, başka insanlar. Bu yüzden, insan nüfusu arttıkça, insanın refahı da geometrik olarak arttı. Hâlâ da, mesela Türkiye’de, en zengin, en müreffeh bölgeler, nüfusun en yoğun olduğu bölgeler. En yoksul yerler ise nüfusun en seyrek olduğu yerler.

İnsanlar arttıkça insanın kaynağı artıyor ama bu artış, kaynakların eşit paylaşılmaması durumunda mümkün. Dolayısıyla… Yeryüzünde bir milyar insan yaşıyor olsaydı bunun yüzde doksanı mutsuz olacaktı mesela, yedi milyar insan yaşıyor, yüzde sekseni mutsuz oluyor —değerleri tamamen üfürüyorum, meselenin dinamiklerinin karakterini göstersin diye kullanıyorum.

Neymar Barcelona gibi, dönemin en göz alıcı takımına transfer oldu. Herkesin transfer olmak istediği takıma… Olağanüstü de para kazanıyordu. Ama mutsuz oldu. Çünkü Barcelona’da Messi vardı ve Barcelona’da bir tane Messi’ye yer var. Bir yığın futbolcu var takımda ama “takımın yıldızı” kaynağı kıt —bir tane. Sezar güya demiş ki, “Roma’da ikinci adam olmaktansa, bir köyde lider olmayı tercih ederim.”

Eh işte suçluyu bulduk, insan denen zekâsız varlığın hırsı. Ne var Messi ile yarışacak, atmışsın kapağı Barcelona’ya, tadını çıkar. Değil mi? Değil. Siz Neymar olsaydınız, Neymar olabilmeniz için Neymar gibi olmanız gerekirdi. Ancak o özelliklere sahip olduğunuzda sahip olduğunuz vasıfları geliştirecek azmi bulabilir, gereken fedakârlığı yapabilirdiniz. Onları yaptığınızda da… Barcelona’ya gittiğinizde Messi’nin mevcudiyetinden mutsuz olurdunuz. Kıt olan kaynak, Barcelona taraftarının muhabbeti.

Belki hatırlayanlar vardır, Neymar Barcelona’ya geldikten kısa süre sonra mutsuz oldu ama bardağı taşıran damla, geçen sezonki PSG maçı oldu. İlk maçta deplasmanda 4-0 yenilmişti Barcelona ve ikinci maçta ısıramıyordu. Arada bir de gol yemişti ve altı atması gerekiyordu. Maçı neredeyse tek başına Neymar sürükledi ve turu atladı. Ama kulübün sitesinde de, taraftarların paylaşımlarında da, maçta neredeyse hiçbir varlık gösterememiş olan Messi yine ön plandaydı.

Mesele şu ki, eskiden “takımın yıldızı” kaynağı çok daha kıttı. Ya kabilenin şefi, ya da şaman olmanız filan icap ediyordu. Geriye kalanın, hayatlarını riske atıp başka kabilelerin kaynaklarını yağmalayarak kabilenin refahını artırmak, böylelikle de kendisine minnet duyulmasını sağlamak filan gibi sınırlı sayıda seçenekleri vardı. Sonra başkalarından daha iyi futbol oynayarak, daha iyi şarkı söyleyerek, iyi öğretmen olarak, iyi üretici olarak… Bir yığın farklı seçenekle etrafımızdaki insanların yüzlerinde bir gülümseme, bir minnet ifadesi oluşturabilmeye başladık. Şimdi mesela, twitterdan başkalarının hislerine tercüman olarak, herkesten çok like alarak…

İnsan iyidir. İnsanı beğenmeyen cin fikirliler, şöyle dört başı mamur bir insan tasarlasalardı, ortaya berbat bir şey çıkardı. Bizim bir tane derdimiz var, “akıl” dendiğinde kendi aklından söz edildiğini zannedenler. İnsan türü, onları birerli sıraya sokup öğretmenlik yapan kimse olmadan, iki yüz bin yılda müthiş bir mesafe kat etti. Kolektif akılla… O kolektif aklı meydana getiren ferdi alt birimlerin her biri, mesela benimki, yakından bakınca çok budalaca görünüyor. Ama herhangi birimizin derin düşüncelere gark olsak da asla geliştiremeyeceği çözümleri o kolektif akıl geliştiriyor. Nasıl yapıyor da yapıyor? Bilmem.

Bildiğim şundan ibaret:

  • İnsan iyidir. Her geçen gün daha da iyi oluyor.
  • İnsana, sıradan insana güvenmekten başka şansımız yok.
  • Günümüzün teknolojileri ve sosyal organizasyon anlayışı, hep olduğu gibi, daha çok insanın insanlığın kaderi hakkında daha da güçlü olmasını sağlıyor. Yani kudreti daha az merkezi, daha dağıtılmış hale getiriyor. Bu da iyidir.
  • Bütün bu süreçlere, klavye başında derin tefekkürlere dalıp, “benim aklımla olsaydı her şey çok daha iyi olacaktı” filan diye bakmak, Aydınlanma hastalığıdır. Aydınlanma salgını geçti. Siz hâlâ iyileşmediyseniz, bence acil tedaviye ihtiyacınız var.
  • Tedavi niyetine bence en çok işe yarayacak şey, insana güvenmektir.
  • İnsana güvenmeyip, daha merkezi sosyal örgütlenmeler tesis eden toplumlar, sizi temin ederim ki, tez zamanda tarih olacaklar. O toplumlardan birine mensup olarak bu, hepimize kötü bir şey gibi görünüyor olabilir —ve haklı da olabiliriz. Ama tarih de öyle işliyor işte. Kötülük olmasın diye, mesela Firavun veya Hitler hep hüküm mü sürselerdi?

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et