Çocuklar, Damatlar

Öğrenciydim. Yaz tatili sırasında ailemin yanında, İzmir’deydim. Zemin kattaki dairenin yeşillikler içindeki balkonunda oturmuş kitabımı okuyordum. İzmir henüz emniyetli bir şehirdi, balkonu çeviren demir parmaklıklar yoktu.

Bir ara komşulardan biri geldi. Hep yapıldığı gibi, balkonun hemen dışına bir tabure çıkarıldı. Çaylar geldi. Komşu balkonun dışında, babam içeride, sohbet etmeye başladılar.

Komşunun sıkı bir Erbakancı olduğunu biliyordum. Politikadan başka bir meşgalesi de yoktu. Birkaç yıl öncesinde bir gün, futbol ligini şampiyon bitirmiş olan takımın taraftarlarının gürültülü konvoylar halinde sevinmesine fena öfkelenmişti mesela. Ben “ne var bunda, eğlensinler” deyince de, masanın üzerindeki gazeteyi eline almış, arkasını çevirmiş, “bu gazeteler marifetiyle gençlerin beynini yıkıyorlar, politikadan uzaklaştırıyorlar” mealinde uzun bir nutuk atmıştı. Genellikle yapmam, ama sabırla dinlemiştim. Sonra usulca gazeteyi elinden almış, önünü çevirmiş, gazetenin önünün reklam değerinin, arkasınınkinden daha yüksek olduğunu söylemiş, “aynı mantıkla demek ki, gazetelerin ön sayfasıyla insanların beynini yıkıyor, politikleştiriyorlar” demiştim.

Bu söylediğim bende ciddi bir iz bıraktı zannediyorum. Sahiden de gündelik politikanın bir tiryakilik olduğundan şüphe ederim o günden beri. Ama komşuda elbette hiçbir iz bırakmamıştı. Dolayısıyla babamla yaptıkları sohbetin nasıl gelişeceğini tahmin etmek zor değildi. Birkaç cümle sonra yine gündelik politikaya daldılar.

Hemen içeri girsem saygısızlık olacaktı. Ama yanınızda birileri konuşurken okumak da çok müşkül iştir. Bir süre daha okur gibi yapıp sonra içeri girmeye karar vermiştim. O süre henüz dolmadan, babam “Cemal böyle düşünmüyor” diyerek topu bana attı.

Babam çocuklarını mindere sürüp seyretmeyi oldum olası sever. Ancak komşuyla daha önceki sohbetlerimizden biliyordum ki, kendisiyle konuşmaya çalışmak beyhudedir. Birkaç cılız ve manasız itiraz dile getirdim. Komşunun kaşları çatıldı. “Sen madem okumayı seviyorsun, ben sana bir kitap getireyim de oku” dedi. Üşenmedi, daha bir saat dolmadan elinde bir kitapla göründü. Kitabın adı Adil Düzen idi.

Kitabı okudum. Komşu da ertesi gün akşamüstü yine damladı. Halinden besbelliydi ki, Bende nasıl bir değişim olduğunu müthiş merak ediyordu. O, bu kitabı okuyanın artık onun gibi olmaktan başka bir şansı olmadığından emindi. Ben ise, insanların nasıl olup da böyle şeylere inandıklarını anlamaktan aciz…

***

Google’a sorarsanız, Umberto Eco’ya aitmiş gibi görünüyor. Hâlbuki ben bir kadın Dawkins’e söylemişti diye hatırlıyorum: Allah’a inanmadıklarında insanlar hiçbir şeye inanmamaya başlamazlar, her şeye inanırlar.

O vakitler bu lafı bilmiyordum. Ama herkesin bir şeylere inanmaya ne kadar çok ihtiyacı olduğunu hissetmiştim. İnanacak başka şeyleri olmayanlar, Erbakan’ın karikatürden farksız iktisat modeliyle makûs talihimizi yenebileceğimize bile inanıyorlardı yani.

Başka milletler de kendi Erbakanlarının peşinden sürüklendiler, sürükleniyorlar. Erbakan olmasaydı, peşinden sürüklenecek başkası olacaktı. Dolayısıyla dert değil. Ama şu çoluk, çocuk, damat filan yakamızdan düşseler hiç değilse… Çok şey mi istiyorum?

Cemalettin N. TAŞCI