Colonia Dignidad

Netflix’de Colonia Dignidad adıyla bir belgesel yayınlandı. Paul Schafer adlı manyak bir Alman’ın Şili’de 1960’ların başında kurduğu ve kırk yılı aşkın bir süre boyunca türlü rezilliklere sahne olan bir tür tarikat hakkında. Belgesel boyunca tarikatın/koloninin neredeyse takıntılı bir biçimde kaydettiği gerçek görüntülerin yanı sıra, kolonide büyümüş çok sayıda insanla yapılmış görüşmeler var.

Peki, ne yok? Akla sığmayacak saçmalıklarla malul koloni düzeninin nasıl olup da kırk yılı aşkın süre sürebildiğine dair bir ipucu yok. Tamam, çocuklar küçük yaşta devşirilmiş, katı kurallarla ebeveynlerinden ayrı tutulmuş filan. Dolayısıyla onların, koloni dışında bir hayatı hiç tecrübe etmemiş olanların çaresizlik ve itaatlerini anlayabiliriz. Ama başlangıçta Schafer ile birlikte Şili’ye göçmüş yüzlerce yetişkin var. Öyle dış dünyadan izole filan değiller —olmadıklarını teknoloji ve know-how ithal edebiliyor olmalarından tahmin edebiliyoruz. Ama sonuna kadar Schafer’le birlikte kalıyorlar, hatta Schafer’den sonra bile onunla birlikte kalanlar çok. Nasıl oluyor da oluyor, dediğim gibi bir ipucu yok.

Geçelim. Benim diziyi mevzu etme sebebim başka.

Schafer ve şürekâsı Şili’ye yerleştikten bir süre sonra Şili’de demokratik bir devrim gerçekleşiyor ve Allende iş başına geliyor. Sürece dair gerçek zamanlı TV görüntülerinden, Allende’yi iktidara taşıyan heyecanı filan görüyoruz. Şili halkına, bilhassa gençlerine hayranlık beslememek elde değil.

Derken…

İşler tersine dönüyor. Son güne kadar Allende’ye sadık kalan —veya öyle görünen— Pinochet bir darbenin başına geçiyor ve görülmemiş bir zulüm, akla sığmayacak rezillikler dönemi başlıyor. Darbe sırasında ölen Allende’nin yanında olanlardan biri, Allende’nin korumasından sorumlu olanlardan olduğunu anladığımız biri de belgeselde konuşuyor. Kendileriyle daha sonra tekrar müşerref olacağız.

Bu arada işlerin tersine dönmesinin faillerinden biriyle de tanışıyoruz. Bıçkın, kendisine ve küçücük aklına hayran bir zibidi. Aradan onca yıl geçtikten sonra belgesele konuşurken de Cüneyt Arkınvari jest ve mimikleriyle rahatsız edici olmayı sürdüren, ergenliğine sıkışıp kalmışlığını kolayca teşhis edebileceğiniz bir faşist. Uçağa atlayıp koloniye gidiyor. Koloninin desteğini alıyor. Kendi gibilerden birkaç bin kişiyi organize etmiş, anlaşıldığı kadarıyla. Allende karşıtı, komünizm karşıtı gösteriler filan düzenliyorlar. Bu arada koloniden aldıkları destek ve telkinlerle üç-beş elektrik direği yıkıp, ülkeyi elektriksiz bırakıyorlar. Birkaç noktaya yaptıkları sabotajlarla memlekette akaryakıt sıkıntısı başlatıyorlar. Yine gerçek zamanlı TV görüntülerinden anlıyoruz ki, başarılı oluyorlar. Yani sahiden de bir ergenin örgütlediği birkaç bin faşist delikanlı, “yarıkürede yeni bir çağ başlatma” iddiasındaki bir rejimin yönettiği düzeni felce uğratıyor.

Allende’nin düşmanları çoktu ve aralarında ABD vardı. Dolayısıyla düşmanlar listesinin kalanını saymaya lüzum yok. Ama işaret etmeye çalıştığım husus, çok iddialı bir işe kalkışmış olan “iyi insanlar”ın, kendi yaptıklarından memnun olmayacak ve dolayısıyla kontratak şansı arayacak birilerinin olabileceğine dair hiçbir hazırlıklarının olmaması. Naiflik desem kesmez. Süzme budalalık.

Mezkûr heyetin süzme budala olduğuna dair delil, sonradan geliyor. Pinochet gidiyor. Sivil rejim geliyor. Koloni hakkında şüpheler yoğunlaşıyor. Zamanında Allende öldüğünde onun yanı başında olan şahıs, anlıyoruz ki, yeniden etkili bir yerlere getirilmiş. Koloniden kaçan birkaç oğlanın ifşaları üzerine koloniye operasyonlar düzenleniyor ve… Fiyasko.

Şili polisi kolonide saklanan Schafer’i bulamıyor. Onca yıl o rezillik içinde yaşamış ve yaşıyor olan koloni sakinlerinin uygun düğmelerini bulup basamıyor, onları konuşturamıyor. Ve Schafer ve kolonisi, Şili’nin bağrında daha yıllarca yaşıyor.

Yani artık ABD filan yok ortada. Darbecilere yardım ve yataklık yaptıklarından şüphelenilen, devrimci muhaliflere işkence merkezi haline getirilmiş, çok sayıda devrimci muhalifin üzerlerinde yapılan deneyler ve/veya işkenceler sırasında öldürüldüğü bir merkez, hakkında “içeriden” ifşalar da olduğu halde, Şili’nin göbeğinde, varlığını sürdürüyor. Şili’nin güvenlik güçleri ve yargısı hiçbir halt edemiyor.

Sonra?

Kahrolsun Amerika! Kahrolsun faşistler!

***

Dizi bana “ulan bu Alman milleti ne demeye memleketlerinden bu kadar uzakta, bu kadar manasız bir projede itiraz etmeden yaşamayı içine sindirir” sorusunu sorduramadığı, kendimi zorlayarak sorduğumda da karizma haricinde herhangi bir dişe dokunur cevap verdirmediği için, dizinin bu teferruatına takıldım. Allende ve yanındaki beceriksiz budalalara ümit bağlamış, sokaklara dökülmüş, işkencelerden geçmiş, işkencelerde ölmüş pırıl pırıl gençler için üzüldüm.

Gerçek hayata dair zerre kadar bilgisi olmadan yönetime talip olan, bir akaryakıt krizini tahmin bile edemeyen, sonra da onu aşmayı beceremeyen bir güruh, yüz binlerce insanın hayatının mahvına sebep oldular. Benim akranlarım dünyanın dört bir yanındaki benzerlerine şahit oldu. Son bir benzerine, bugünlerde ülkemizde bir defa daha şahit oluyoruz. Herhangi bir işi beceremeyen, mesela doğru dürüst gazete yapamayan, terörle doğru dürüst mücadele edemeyen, doğru dürüst diplomasi yönetemeyen birileri… Biliyorsunuz işte. Dış güçler, kahrolsun Amerika, kahrolsun teröristler, filan.

Nasıl oluyor da oluyor bu işler?

Dunning-Kruger etkisi diye bir şey var, biliyorsunuz. Kabiliyetleri son derece sınırlı insanlar kendilerinde derin kabiliyetler vehmediyorlar. Daha yeterli olanlar ise kendilerinden şüphe içinde yaşamayı sürdürüyorlar. Memlekette mesela Cem Küçük, Abdülkadir Selvi filan gibi insanların başkalarını aptal yerine koyarkenki fütursuzluklarını bu etkiyle açıklamak mümkün. Cuk oturuyor. Ellerinden biri tutup bir yerlere getirmese şimdi bulundukları adresleri bulmaktan bile aciz bir takım insanlar, oralara gelince, kendilerini birden matah biri zannedebiliyorlar, anlaşılır.

Lakin Şili’de yaşananların bir ekstra katmanı var. Şili’de mesela o bıçkın delikanlının hayatı zindan ettiği o güvenlik görevlisi, muhtemelen, kendisine hayatı zindan eden delikanlı hakkında yorum yapmak zorunda kalsa Dunning-Kruger etkisinden söz edecek. Yani son derece yetersiz olan, yetersizliğinin farkına bile varmayacak kadar yetersiz olan solcunun tek defosu Dunning-Kruger etkisinden mustarip olması değil. Ekstra bir defosu var, bir de âleme “siz ne yetersizsiniz ama yetersizliğinizin farkında değilsiniz” diye dayılanıyor.

Elektrik direklerine, akaryakıt ikmal hatlarına sabotaj yapılabileceğini tahmin edememiş, sabotaj gerçekleştiğinde reaksiyon gösterememiş, muhtemelen reaksiyon gösterilmesi gerektiği bile aklına gelmemiş, eğer onu kazara akıl ettiyse reaksiyon göstermesi gerekenin kendisi olduğunu akıl edememiş, onu da akıl ettiyse nasıl reaksiyon göstermesi gerektiğini bulamamış birileri, nasıl oluyor da başkalarının davranışlarını Dunning-Kruger etkisiyle açıklayabiliyorlar? Yakıcı soru bu.

Bütün cephaneleri “biz iyi insanlarız, iyi insanlar olarak yetkiyi aldığımızda her şey herkes için iyi olacak” varsayımından ibaret olan, dünyanın nasıl işliyor olduğunu bilme yükümlülüğünden azade doğmuş, büyümüş bu zevat, dünyanın dört bir yanında yüz milyonlarca insanın hayatını karartmaya devam ediyor. Gazeteleri onlar yapıyorlar, hükümetleri onlar işletiyorlar, kurumların başında onlar var ve işler yolunda gitmeyince, “biz iyi insanlarız, herkesin iyiliğini istiyoruz, işler iyiye gitmiyorsa demek ki bize mani olan kötüler var” diye başlıyorlar ve düşmanlar buluyorlar. Artık fıtratlarına göre, teröristler olabilir, bölücüler olabilir, dış güçler olabilir, küreselleşme olabilir…

Ve hemen her defasında, o iyi insanların arkasında/yanında kararlılıkla durmayan ahali oluyor o suçlu. Behemehâl o ahalinin oyun dışına itilmesi gerekiyor.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin