Dayanışma Hakkında

İşverenlerin dayanışması, mesela bir İşverenler Sendikası ve/veya TÜSİAD gibi bir örgütte bir araya gelip bir baskı gurubu oluşturmaları, işverenler dışında kalan herkesin aleyhinedir.
Yukarıdaki önermeyi okuduğunuz vakit, bir ihtimal, “delilin nerede” diye sormak aklınıza bile gelmedi, “he ya” dediniz, onaylayarak. O önerme yerine, “işçilerin dayanışması, mesela sendikalarda örgütlenerek bir baskı grubu oluşturmaları, işçilerin dışında kalan herkesin aleyhinedir” diyerek başlasaydım, galip ihtimal, onaylamak aklınıza bile gelmeyecekti hâlbuki. Belki “hadi oradan sen de, delilin nerede” diyecektiniz, galip ihtimal ise “öyledir evet ve zaten öyle olması icap eder, bunu bu şekilde dile getirmek yanlış, işçi hareketi hakkında şüpheye sebep olur” diye geçecekti aklınızdan.
Farkın farkındayım, kesimlerin birinin eli diğerininkine kıyasla daha güçlü ve zayıf tarafın elini güçlendirirken mazur görünen enstrümanlar, güçlü taraf için yakışıksız, amenna.
İyi de…
Mesela “hekimlerin mesleki dayanışması, hekim olmayan herkesin aleyhinedir” demiş olsaydım? Hekimlerin mesleki dayanışması, hekim kusuru yüzünden zarar gören sıradan insanların gördükleri zararı tazmin edebilmelerini —eğer imkânsızlaştırmazsa— güçleştiriyor. Ve hekim ile hasta arasındaki hiyerarşi, pek de hastanın lehine sayılmaz.
***
Bu minval üzere, sabaha kadar tartışabiliriz. Tartışmada siz “dayanışma yanlısı”, ben ise “dayanışma karşıtı” gibi görünürüz.
Gerçekte pozisyonlar öyle adlandırılabilir mi?
Şöyle sorup başlayayım: Siz hayatınızda kimseyle dayanışma içinde olmayan, dayanışma içine girmemiş herhangi bir insan tanıdınız mı? Dayanışma, insan denen türün mensupları açısından bir opsiyon değil, bir mecburiyet. Dolayısıyla dayanışmanın yanında olmak mesela kütleçekiminin yanında olmak, ona karşı olmak ise kütleçekimine karşı olmak gibi bir şey —tutumların herhangi birinin bir manası yok.
Esasen mesele dayanışma meselesi değil. Ancak bizim tarif ettiğimiz, adını bizim koyduğumuz dayanışmaya dayanışma diyoruz ve kendiliğinden olanı — bizim tarif etmediğimizi— kıymetsiz buluyoruz. Tıpkı bizim tarif ettiğimiz düzeni düzen olarak görmek, kendiliğinden olanı kıymetsiz bulmak gibi… Mekteplerde formel bir sistemin içinde dirsek çürüterek öğrendiğimizi öğrenme olarak görmek, kendiliğinden öğrendiklerimizi kıymetsiz bulmak gibi…
Hekimlerin, işçilerin, kadınların, Türklerin, sosyalistlerin, Müslümanların ve benzeri kategorilerin dayanışmaları, tarihin bir döneminde, daha önceki daha dar, daha sınırlı dayanışmaların —kabileciliğin— yerini alarak, insan türünün lehine sonuçlar doğmasına yardımcı oldu. Ancak bugünkü ölçeklerle bakınca, bana öyle görünüyor ki, işbu kategorilerin her biri birer kabile.
Kabileciliğin biricik —ve muhtemelen en mühim— sıkıntısı dar olması değildi, kabile mensuplarına seçim hakkı bırakmamasıydı. Geçici ve seçici dayanışma imkânlarının olduğu bir ortamda bu imkânlardan faydalanmamak, bana öyle geliyor ki, bir dönem büyük dinlerin, sonra büyük ideolojilerin doğduğu dönemde kabilecilik ne idiyse, şimdi o.
Yani?
“Şöyle bir dayanışma böyle bir dayanışmadan iyidir” filan diyor değilim, dayanışma kavramı değişiyor, daha seçici ve daha geçici dayanışma grupları oluşuyor. Hem bu kavramın değişimi ve hem de yeni dayanışmaların her biri kendiliğinden oluyor. Kendiliğinden olanı kıymetsiz görmek gibi bir takıntım olmadığından, “yahu tamam da, şunu bir tarif edelim, bir de formel bir örgütlenmeye gidelim” filan diye de yaklaşmıyorum meseleye.