Dünya ve İnsan

Faust, bir Orta Avrupa halk hikâyesi idi. Bütün halk hikâyeleri gibi, ortada onlarca versiyonu dolaşıyordu. Bütün versiyonların ortak paydası, dünyada istediğini elde etmek için ruhunu şeytana satanların başlarına, bu dünyada neler geldiği idi. Öbür dünyada değil, bu dünyada

Faust hikâyeleri insanlara, “ruhunuzu şeytana satmayın” diyordu. Yani? Evet, gönlünüzden neler neler geçiyordur ama kendinizi frenleyin. Sizi azdıran, arzularınızın peşinden sürüklenmenizi isteyen şeytana uymayın. Aksi halde bu dünyada bir yığın kötülüğe sebep olursunuz ve başkalarının zarar görmesine sebep olmak, eninde sonunda gelir sizi vurur.

Anlamak hiç zor değil, Faust hikâyeleri, öte dünyanın motiflerini istihdam ediyor olsa da, bu dünyayı düzenlemeye yönelikti. Eğer hepimiz kendimizi frenlersek, azmazsak, başkalarına kötülük yapmazsak, dünyada kötülük olmaz. Yaşar gideriz. Katlanılır bir dünyamız olur.

Goethe, Faust hikâyesini tepetaklak etti.

Goethe’nin Faust’una göre kötülük, bizim kendimizi sınırlamıyor olmamızdan kaynaklanmıyor, aksine sınırlıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Dünya, kendi haline, Allah’ın keyfine bırakılırsa, hiç de yaşanacak bir yer olmayacak/olmuyor. Onu yaşanır bir yer haline getirmemiz gerekiyor. Bizim… Biz yapmazsak, başka hiçbir özne, dünyayı bizim için yaşanır bir yer haline getirmeyecek.

Dikkat isterim, Goethe’nin Faust’u inkârcı değil, isyancıdır. Allah’ın varlığını inkâr etmez, aksine kabul eder ve var olduğunu kabul ettiği Allah’a isyan eder.

Ama…

Bütün hikâye boyunca Faust, hep, Araf’tadır. İyilikler ve kötülükler hep iç içedir. Kimsenin zarar görmeyeceği hiçbir şey yapamazsınız. Dünyayı daha yaşanır kılmak için yaptığınız her şeyin bir bedeli vardır ve… Birileri öder.

Faust hikâyelerini imal edip dilden dile dolaştıran kolektif ruh hali ile Goethe’nin ruh hali arasındaki farkı dile getirebildim mi? Umarım getirebilmişimdir.

***

Goethe’nin Faust’u, hep ikircikli bir ruh haline sahip. Hep iyi bir şeyler olsun istiyor ve durmaksızın kötülüklere de sebep oluyor. Goethe’nin Faust’u ile mukayese edilince, Orta Avrupa’nın kolektif bilinci son derece kendinden emin görünüyor. Ama değil. Çünkü hangi sınır geçilirse azmış olunacak, belli değil. Yani iki kavram haritası arasındaki fark, birindeki sınırların net, diğerindekilerin belirsiz olmasından kaynaklanmıyor. Her halükarda hep imtihandayız. İki haritaya göre de…

İlveten, her iki kavram haritası da bize, iyiliği istemenin kâfi olmadığını söylüyor. Herkes iyiliği istiyor ama nasıl bir dünyada yaşıyor olduğumuz, bizim isteklerimize, niyetlerimize bağlı değil. Yaptıklarımızın neticesinde şekilleniyor.

Sınırların net olmadığı, tecavüz etmeden bilinemeyeceği ve niyetin değil fiilin tayin edici olduğu hususlarını vurgulamam gerekiyor, neden olduğunu tahmin edebilirsiniz. Günümüzün Türkiye’sinde Faustlar, bize, kendilerinin sınırların bilgisine sahip olduklarını ve kendilerini niyetlerine göre tasnif etmemiz gerektiğini, ancak böylelikle hakkaniyetli olabileceğimizi söyleyip duruyorlar.

Yalan söylüyorlar.

***

Goethe’nin Faust’u, birçok kişiye göre, modern insanın arketipidir. Sahiden öyle midir, bilemem. Yani Goethe’nin Faust’u yazdığı dönemden öncesi, Orta Avrupa imgeleminin eseri olan Faust kavramlaştırması evrensel sayılabilecek bir yaygınlığa sahip miydi? İnsanoğlu o Faust hikâyelerindeki gibi, âlemin aslında düzenli olduğu, eğer biz düzeni bozmazsak düzenli kalacağı kanaatini yaygın olarak paylaşıyor muydu, bilmiyorum. Ama işaretler öyle olduğunu gösteriyor. Veya ben işaretleri öyle yorumlamayı tercih ediyorum. Dolayısıyla, bana kalırsa da Goethe’nin tarif ettiği ümit ile korku arasındaki insan, Avrupa için bir yeniliktir. Fazladan, iyi bir icattır.

Ümit ile korku arasındaki insan, Avrupa için bir icat ama, İslam coğrafyası için icat sayılmaz. Çünkü İslam insanı zaten öyle tarif etmişti. Faust’u çağdaşı sıradan bir Müslümandan farklı kılan, demek ki, ümit ile korku arasında olması değil. “Bana bir akıl ve bin el lazım” deyişinde saklı. Dünyayı düzenlemeye, yaşanır bir yer kılmaya karar verdiğinde, bir tek akıl kâfi.

Çünkü…

Aynı öncüllerden yola çıkan her bir aklın tastamam aynı neticeye varacağı varsayımı var Avrupa aklının, modernliğin, Aydınlanmanın arkaplanında. Bizim coğrafyamızda ise, bildiğim kadarıyla, öyle bir arkaplan yok. Aksine işaretler ise çok.

Türkiye’nin vasatı, “başı başkanın aklı başka” zemininde yaşıyor. Onları, kendisinden başka herkesi neferleştirecek bir büyük kudret odağına razı etmek için, “bir aklın yönlendirdiği bin el”den biri olmaya razı etmek için, çaba harcamak gerekir yani. Kendiliğinden, toplumun kavram haritasından zuhur edebilecek bir kavrayış değil bu. Kemalistler bu işi yaptı ve şimdi Erdoğancılar da apaynı işi yapıyor.

***

Ama mesele bununla, yani daha birinden kurtulamadan tastamam bir başka benzerinin tecavüzüne uğramış olmamızla kalmıyor.

Goethe’nin Faust’u, insanlarla uğraşmıyordu, tabiatla uğraşıyordu. Vebayı yenmeye çalışıyordu. Denizden toprak kazanmak filan gibi projelerle ilgiliydi. “Dünyayı düzenlemek”, insanların duygu, düşünce, inanç, özlem ve saire gibi özelliklerine müdahale etmeyi gerektirmiyordu. Faust’un aklına bile gelmiyordu böyle olabilirlikler. Bir bakıma, “dünya düzelirse, insan zaten düzgün” anlayışı diyebiliriz. Modernleşenlerin dünya kavrayışında, Hümanizmden miras böyle bir zemin vardı. Ama ilk modernleştiricilerinden başlayarak, Türkiye’nin (ve Japonya’nın ve Rusya’nın, ve İran’ın ve… kendiliğinden modernleşememiş olan herkesin) bütün modernleştirmecileri, insanı düzeltmeye soyundular. İnancını, dünya kavrayışını, duygularını, giyim kuşamını… Her şeyini.

Anlıyoruz ki, Faust dünyadan, dünyanın işleyişinden memnun değildi. Modernleştirilen dünyanın modernleştirmecileri ise insanlarından memnun değil.

Bence asıl mesele bu farkta.