Ee, Canan Hanım!

Şükrü Hanioğlu Sabah’ta, bir buçuk ay kadar önce şöyle şeyler yazmıştı (https://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2017/12/10/sistemin-icini-doldurma-uyum-yasalarini-tartismaya-acma). Yazı, son paragrafa kadar, her cümlesine katıldığım ve yarından fevkalade endişeli olmamı haklı kılacak bir yığın tespit barındırıyor.

Son paragrafta tahmin kipiyle dile getirilen “Bu önemdeki bir konunun gündemde neredeyse yer almamasını açıklayabilmek zordur. Sistem değişikliğine giden bir toplumda onun içinin doldurulması alanında müşahede edilen ilgisizlik muhtemelen ‘sistem’ ve ‘kurallar’dan çok ‘güç’ tarafından belirlenen bir ‘siyaset geleneği’ne sahip olunmasından kaynaklanmaktadır” ifadesine ise itirazım var. Bu itirazı, anekdot formunda anlatılan bir fıkrayla ilişkilendirip yazayım demiştim. Araya seyahatler girdi, kaldı. Dün CHP vadisinde, Canan Kaftancıoğlu’nun oyuna girmesiyle tribünlerde başlayan hareketlilik hakkında yazarken, hepsini birbirine bağlayabileceğimi hissettim. Hem yazı daha da uzamasın, hem de Hanioğlu’nun tespitleri arada kaynamasın diye ayırmaya karar verdim.

Önce fıkra —bilirsiniz ya…

Kaymakam siyasete atılmaya karar vermiş. Eşrafı makamına davet edip fikirlerini almanın akıllıca olacağını düşünmüş. Makama davet edilen eşraf, süklüm püklüm avdet etmişler. “Buyur kaymakam bey, ne dersen emrin olur” makamında koro yaparken, kaymakam “beni nasıl bilirsiniz” diye sorarak mevzua girmeye kalkmış. Herkes sırayla, her biri bir öncekinden daha da abartarak, kaymakamın ne kadar eşsiz bir adam olduğunu söylemiş. “Olacak galiba bu iş” diye düşünen kaymakam, “ben filanca partiden milletvekili adayı olmayı düşünüyorum” deyince… Bu cümleden öncesine kadar ilikli olan ceketlerinin düğmelerini açan misafirler, koltuklarında yayılmış, bacak bacak üstüne atmış, “e kaymakam bey, çaylar nerede” diye… Anladınız işte.

Bilirsiniz bu hikâyeyi ve nasıl yorumladığınızı da az çok tahmin edebiliyorum. Ben ise öyle yorumlamıyorum. Tam da Hanioğlu’nun sözünü ettiği güç tarafından belirlenen bir siyaset geleneğinin olmadığının delili olarak yorumluyorum. Siyaset, oy verenler tarafından, gücün kendilerine devredilmesini sağlayan araç. Devletin önünde süklüm püklüm olan ahali, siyaset sayesinde gücün sahibi olur —kendisini öyle hisseder en azından. Yani öyleydi. 1982 Anayasası marifetiyle, hani Hanioğlu’nun fiili yarı-başkanlık dediği ucube dönemle birlikte, siyaset, sıradan insanların erişemeyeceği yerlere kaçırıldı. Size hep şimdiki haller gibi haller içinde yaşamışız gibi gelebilir. Öyle değildi. Bugün tecrübe ettiğimiz haller, nevzuhur haller.

Biz, 1982 Anayasası marifetiyle inşa edilen, Hanioğlu’nun fiili yarı-başkanlık dediği sistem yüzünden perişan olduk. Ve o sistem, öncesinde kaymakamın milletvekili adayı olacağını öğrendiğinde birden gücün kendisine geçeceğini hissedip halini, tavrını değiştiren ahali —ve dolayısıyla da onun gelenekleri— öylesini talep ettiğinden getirilmedi. Aydınlanmacı akılları olan bir kesimin, o ahaliyi —ve geleneklerini— müessir olmaktan çıkarma talebi yüzünden getirildi.

Aydınlanmacıların içinde, 12 Eylül generallerinin yaptığı hemen her şeye karşı çıkan geniş bir kesim vardı. Ama siyasetin ahaliden ayıklanmasına itiraz etmediler, bilakis alkış tuttular. Neden öyle yaptılar, bir an için bile, “yahu bu adamların her bir tasarrufuna karşıyız, bu tasarrufların neşet ettiği kafalardan çıkan bu fikirde de bir biçimsizlik olabilir mi acaba” sorusu neden akıllarına düşmedi, çok merak ettim. Çok merak ettim, çok kafa yordum, çok kişiyle konuştum, anlamaya çalıştım.

Vardığım neticeyi de defalarca, muhtelif kelimelerle özetledim.

Aydınlanmacı kafalar, toplumu, yönetilecek bir fabrika gibi görüyorlar. Problemler belli. Her bir problemi çözebilecek kadar uzmanlaşmış birileri iş başına gelecek, problemi analiz edecek, çözümü üretecek (bir çözüm değil, the çözümü üretecek), tatbik edecek, hop, problem çözülecek. Mesela eğitim sistemini ele alalım. Uygun müfredatı geliştiriverecek, dersliklerdeki öğrenci sayısını şuraya düşürüverecek, öğretmenleri doğru bir bilgilerle donatıverecek… Tamam. Yeni nesiller, gelecek sizin eseriniz olacak. Filan.

Siyaset, Aydınlanmacı parametrelerle bakıldığında, böyle görünüyor. Neden öyle görünüyor, eğer Aydınlanma aklını tanıyorsanız, anlamak hiç zor değil. (Bu arada itiraf etmem gerekiyor ki, son derece tavizsiz bir Aydınlanmacı olarak başladığım ve her adımda Aydınlanmacılığın nasıl bir zırvalık olduğunu keşfede ede yol aldığım hayatımda, Aydınlanmacılığımdan sıyrılabildiğim ölçüde sıyrılabilmemde, siyasetin böyle bir şey olmasının imkânsız olduğunu idrak etmemin çok büyük rolü oldu.)

Neticede, bahse konu olan Aydınlanmacılar, 82 sonrasında tribünlerin boşaltıldığı, siyasetin seyircisiz oynandığı dönemde, meselenin ahalinin devre dışı bırakılmasından kaynaklandığını hiç kabul etmediler. Onlara kalırsa, 80 generallerinin yaptıkları arasında doğru olan biricik şey buydu. Mesele oyunun yanlış olmasında değil sahada oynayanlarda idi. Özal değil de şu olsaydı, şu bakan şöyle değil de böyle yapsaydı… An meselesiydi, Türkiye Almanya’yı yakalayacak ve hatta geçecekti.

İşbu Aydınlanmacılara hep sordum: “Tamam, Türkiye’de bütün oyuncular berbat, hepsi satılmış, hain, iyi de kardeşim, dünyanın herhangi bir ülkesinde olsun, bu müthiş projeyi hayata geçirecek bir heyet iktidara gelmemiş olabilir mi?” Sordum, bir manası olmadığını bilerek. Çünkü Aydınlanmacı dediğiniz kafa, herhangi bir sağlama yapma ihtiyacı hissetmez. Sağlama yapma ihtiyacı hissetmeyi, dünyanın şifresini çözmüş olma haline bir hakaret olarak algılar.

Neyse…

Aydınlanmacılar, aha bu kafalarla, memleketin siyasetine proje kavramını soktular. Eğer göreve talip iseniz, projeleriniz olmalı. Hangi problemi nasıl çözeceğinizi, göreve gelmeden önce belirlemiş olmalısınız ki, göreve geldikten sonra vakit kaybetmeyin. Yani siyaset, problemleri teşhis etme, çözüm yordamını geliştirme, proje haline getirme ve sonra da bir proje yarışması kıvamında gerçekleşecek seçim sürecinde projelerinizin destek almasını sağlama işi haline getirildi.

Aydınlanmacılar diyecekler —ve dediler— ki, “bize ve aklımıza haksızlık ediyorsun.” İsteyen, 1980’lerin ortalarından itibaren memleketin anaakım Aydınlanmacı medyasının arşivlerini tarayabilir. Ama ona bile lüzum yok, hâlihazırda talep ettikleri siyaset sistemini anlatmalarını isteyeyim, her cümleleri delildir.

Siyaset Aydınlanmacıların anladığı gibi bir şey değil. Aydınlanmacıların bize dayattıkları ve uzun süren bilinçaltı kurgulama süreçleri boyunca ahaliye yedirdikleri gibi bir şey değil. Her seçim öncesinde hâlâ—giderek çılgınlaşan— projeler yarıştırılıyor ve sahneye çıkmaya heves eden her siyasetçi, karşısında, küstahlıkla “e, projeleriniz neler bakalım” diye soran medya mensupları buluyor. Aha bunların hepsi, 82 sonrasında, özde, ahaliyi sahneden çıkarma iradesinin neticeleri…

Gelelim Canan Kaftancıoğlu ve Ümit Kocasakal hadisesine… Canan hanım, besbelli dövüşe dövüşe bir yerlere geldi. Çoktandır durgun olan sular hareketlendi. Uykuya dalmış olan tribünler ayağa kalktı. Kimileri alkışlamak, kimileri yuhalamak için… Yuhalayanların çokluğu ve enerjisi, Ümit beyi “galiba burada bir amigo lazım” noktasına getirdi. Ortada proje yok. Hatta —aslını ararsanız— fikir bile yok. Olsa olsa ezberler var.

Mesele şu ki, uzun süredir ilk defa enerji var, hareket var.

Kâfi mi? Bu kadar enerji işe dönüştürülse bir yaraya merhem olur mu? Hiç mümkün görünmüyor. Ama mevcut enerji, eğer mahir ellere düşse, büyüyebilir. Yani giderek daha çok kişi, giderek daha yüksek sesle oyuna katılabilir. “E, Canan hanım,” veya “e, Ümit bey,” diye başlayabilir bacak bacak üstüne atarak, birileri… Kendilerinde bir güç olduğunu hatırlayabilirler. Gücün kendilerinde olduğunu hatırlayabilirler.

Siyaset böyle bir şey.

Geçen gün yazdım, İngiltere’de adamın biri, çağımıza has, daha önce benzeri hiçbir nesil tarafından tecrübe edilmemiş meydan okumaların kısa bir listesini yapmış, mealen “haritası çıkarılmamış bir geleceğe doğru giderken bize rehberlik edecek bir siyaset lazım” demişti. Türkiye sadece içinde Türkiye’nin de yer aldığı dünyanın tamamına meydan okuyan o kısa lisedeki problemlerle yüz yüze değil. İlaveten mevcut idarenin yarattığı Suriye gibi, iktisadi deformasyon (memleket ekonomisini neredeyse bütünüyle inşaat sektörüne ve ranta endeksleme) gibi, sosyal çözülme ve düşmanlık gibi, Aydınlanma aklının dizginlenemez biçimde her hücreye nüfuz etmesi gibi bir yığın ekstra, mesela İngiltere’de olmayan problemlerimiz var. Ve hepsinin üstüne, Hanioğlu’nun sözünü ettiği, sistem değişikliğinin yol açacağı aşikâr görünen problemler var.

Bu problemlerin hiçbiri, herhangi bir dâhinin dâhiyane projeleri ile çözülebilir şeyler değil. Hepsi siyaset gerektiriyor. Toplumun katılmasını, üretilen çözümde kendisini hissedar hissetmesini, dolayısıyla da her bir bireyin değişmesini gerektiren problemler bunlar.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et