Enver’den Bugüne

Ahmet ve Mehmet, evde misketleriyle oynuyorlar. Canları sıkıldığında misketleri torbasına doldurup bir çekmeceye koyuyor, sokağa çıkıyorlar. Az sonra Ahmet gelip misketleri alıyor, kendi başına oynuyor ve sonra misketleri aldığı çekmeceye değil, bir alt çekmeceye koyuyor, gidiyor. Mehmet gelip misketleri arasa hangi çekmeceye bakacak?

Basit bir soru gibi görünüyor ama o kadar da basit değil anlaşılan. Misketlerin yerinin değiştiğini siz biliyorsunuz, Mehmet’in bilmediğini bilmeniz gerekiyor.

Bardakçı –İstanbul’dan kaçtıktan sonra eşi Naciye Sultana yazdığı mektuplardan hareketle– Enver’in son dönemini yazmış. Enver’in yaptığı tercihlere şaşırıp duruyor. Şaşırmakla kalmadığını, ayıpladığını da söyleyebilirim herhalde…

Hâlbuki ortada şaşıracak pek bir şey yok. Ayıplanacak hiçbir şey yok. 27 yaşında aniden sahneye çıkan, 33 yaşındayken İmparatorluğu Harb-i Umumiye sokma kararını –neredeyse tek başına– verecek kadar kudret sahibi olan, 37 yaşında ise on yılda tırmandığı basamakların hepsinin ayağının altından kayıvermesini yaşayan bir adamdan söz ediyoruz. “Pardon, denedim ama olmadı, bağışlayın, ben salona geçip seyirci olayım artık” diyebilir mi? Bardakçı’nın elinden kıçıkırık köşesini ve televizyon programını alıversek mesela, “a evet, daha iyisini yapanlar çıkabilir” deyip, köşesine çekilebilecek mi?

Diyelim Enver, akla gelmeyecek bir basiret sergiledi ve gitti bir köşeye oturup hatıralarını yazmaya filan niyetlendi. Enver’i köşesinde rahat bırakacaklar mı? Güncel bir izdüşümüyle sorayım, Erdoğan çıkıp “yav ben bir hayal kurmuştum, Irak’ta, Suriye’de ona göre pozisyon almıştım, şartlar düşündüğüm gibi gelişmedi, her şey karıştı, ben bırakıp köşeme çekileyim, başkaları temizlesin” dese? Olacak iş mi? Bir yanda kaderi Erdoğan’a bağlı olanlar “olur mu Reis, sen hep doğru yaptın” filan diye çekiştirmeyecekler, öte yandan ondan nefret edenler “o kadar kolay değil, hesap vereceksin” diye üstüne yüklenmeyecekler mi?

Milletin başına Enver’in açtığı bela, Erdoğan’ın açtığından da –en azından şimdilik– daha büyük. Kenara çekilmesi imkân hariciydi. Öyle olduğunu anlamak hiç de zor değil.

Ama…

Nedense herkese pek zor geliyor.

Neden?

Çünkü herkes filmin sonunu biliyor ve kendi bildiklerini filmin aktörlerinin bilmemesini kabul edemiyorlar. Enver misketleri arıyor. Ya bulacaktı veya…

Olmuş olan olacaktı.

***

Enver tarihin olağanüstü hızlandığı bir dönemde, tarihi yapmış olan aktörlerden biri. Herhalde, Yirminci Yüzyılın ilk çeyreğinde olanların olup bittikleri gibi olmasında en çok hisse sahibi olan ilk on kişinin arasına girer. İyi karakter, kötü karakter bilmem, ama filmin starlarından biri Enver. Film dediğimiz şey de insanlık tarihinin en dramatik dönemlerinden biri. Beş küsur milyon kişinin ölümüne, yüz milyonlarcasının sefaletine sebep olmuş, izleyen bütün bir Yüzyıl boyunca neticeleriyle hâlâ baş edemediğimiz bir dönemden söz ediyoruz.

Sözünü ettiğimiz starın karakter özelliklerinden birçoğu hakkında geniş malumat var Bardakçı’nın yayınladığı mektuplarda. Mesela Naciye’sinin kendisini aldattığını ilham eden bir rüya gördükten sonra yazdığı mektupta, bir nevi kıskançlık krizi içinde şöyle yazıyor: “Düşün ki ben bu suretle sonra ebediyen ölmeye mahkûm olurum ve güzel yavrularımızla teşkil ettiğimiz mes’ud ocağımız söner. Âh! Naciye değil mi? Hepimize yazık olur.” Eh, buraya kadarında bir tuhaflık yok. Eşini kıskanan her erkek, az veya çok bunlara benzer şeyler söyleyebilir. Ama sonrası? “Tabiî, bu felaket yardım etmek istediğim İslam âlemine, Türkiye’ye, hülâsa beşeriyete de tesir eder.” Megalomani deyip geçilebilecek bir hal değil. Enver’in diğer yazdıkları ile birlikte değerlendirilince, tuhaf bir kokteyl çıkıyor ortaya. Benim en has misalini –19. Yüzyıl aklının sembolü olduğunu düşündüğüm– Russell’da gördüğüm bir büyüklenme hali. Kendisi bahse konu olunca muazzam bir tevazu (herkesin yapabileceğini düşündüğü bir şeyi, Principia Mathematica’yı yazma işini yapmak için yıllarını vermekten çekinmemek gibi), mensup olduğunu düşündüğü her neyse o bahse konu olunca sınırsız bir kibir. Enver genellikle tam da Russell gibi, kendisini bir nefer olarak görüyor, büyük ideali için kurban edilebilecek önemsiz bir teferruat. Kendisi kaybedebilir, ama fikriyatı eninde sonunda kazanacak. Sadece bu mektuptaki ifadesi, fikriyatının kendisinde kristalleşmiş olduğu imasını taşıyor.

Dr. Nazım Beyin Cavid Beye yazdığı bir mektuptaki Enver tahlili de enteresan mesela. “Paris’te Ahmed Rıza ile beraber çalıştığım zaman bu zâtın abdesthanede çok kaldığı nazar-ı dikkatimi celbetmiş idi. Kendi itirafına göre m’ir-i mümaileyh en mühim mesaili (mes’eleleri) orada düşünüyor, hatta bu teemmülden (etraflı düşünmelerden) husûle gelen kararları not etmek için duvara asılı bir de kurşun kalem bulundururmuş. Ali Bey’e (Ali Bey Enver’in firardayken kullandığı kod adı) dikkat ettim, abdesthanede çok kaldığını da görmedim. Batum’da gizli olarak kaldığımız bir buçuk ayın yirmi beş gününü bir vagonun kompartımanında, yirmi gün kadarını da bir odada beraber geçirdik. Bu zâtın bir dakika boş kaldığını görmedim.” Enver, görünen o ki, bir karar makinesi idi. Verdiği hemen her karar, çağdaşı ve/veya akranı olan herhangi birinin verdiği kararların etki alanının milyonlarca katı etki alanına sahipti. Ama düşünmeye vakti yoktu. Daha doğrusu vaktinin bir bölümünü düşünmeye ayırmak gibi bir hususiyeti yoktu.

Büyük ölçekli, neticeleri yankılanarak büyüme kabiliyeti taşıyan kararlar vermek bir şey, o kararları doğru vermek başka şey. Tarih, kararları doğru verenler ile doğru vermeyenler arasında bir müsabakanın neticelerine göre şekillenmiyor genellikle. Çünkü büyük çoğunluk, belirli bir ölçeğin üzerindeki kararları vermeye cesaret edemiyor. Dolayısıyla müsabaka, karar verme cesareti sergileyenlerin arasında, karar vermeye korkanların seyirci olduğu bir arenada gerçekleşiyor. Kazananların kaybedenlerden daha çok düşündüklerine dair bir emare yok yani ortada.

Mesele şu: Karar makinelerini bir yandan besleyip bir yandan denetleyen organizasyonlar varsa işlerin yolunda gitme ihtimali var. İttihad ve Terakki bir noktadan sonra, yani bütün muhalifleri derleyip Sinop’a gönderdikten sonra, artık denetlenebilir bir şey olmaktan çıktı. Oraya kadar –Bardakçı’nın Enver’inin bir yerlerinde de değinildiği gibi– parti, istibdadın ağırlığı altında ruhunu kaybetmiş, Hamid’e yaranma yarışında daha hızlı koşanların bütün köşeleri kaptığı bir ordu ve toplum için bir yenilenme imkânı sağlamıştı.

Başlangıçta Enver ile aynı saflarda yer alan Karabekir mesela, Enver’in Anadolu’ya geçme ihtimaline karşı Ankara’yı uyardığı telgraflarının birinin bir yerinde şöyle diyor: “Manastır Dağları’nda iken, yıldızlı kâşanelerde yaşamayarak millet için her varlığımızı fedadan ibaret olan ilk yemini, sarayların fesat havasında bozan Enver Paşa’ya Harb-i Umumi’ye atılmakta acele edilmemesini, Almanlar’ın ilk muvaffakiyetlerine aldanılmayarak beklememizin faydasını kurmay heyeti kendisine hergün anlatırken o, memleket için esaslı birçok menafii temin etmeden ve milletin mukadderâtını milleti idare edenlere dahi haber vermeden harbe girdi.”

Sözün özü, düşünmeye vakit ayırmayan Enver, kendisi yerine düşünenlere kendi etrafında hayat hakkı tanısaydı veya sistem onu buna mecbur bıraksaydı, sadece Enver’in değil, her şeyin gidişatı başka olurdu.

***

Eğer şaşırtıcı olan bir şey varsa, bence, o da şu: Kendileri bir noktadan sonra muhalefetin zerresine tahammül göstermemiş olan İttihadçılar (mesela Enver de), Kemal’in Anadolu’da bir tek adam rejimi kurmakta olduğunu iddia ediyor, bu gidişatı tehlikeli buluyorlar.

Kitaptaki bence en ibretlik belge, Kemal’in Moskova’daki Ali Fuad’a çektiği telgraflardan biri. “Âhiren Ankara’ya muvassalat eden Ukrayna Hey’eti Reisi Yoldaş Frunze ile Cemal Paşa’nın gönderdiği bir mektupta bizim vaziyet ve efkârımızla (fikirlerimizle) kabil-i te’lif olmayan (uyuşmayan) ve hâlâ eski zihniyetin idâmesine mâtuf (devamına yönelik) tavsiyelerinden anlaşıldığına nazaran müşarünileyh Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni keyif ve arzuya göre sevk ve idare olunuyor mahiyetinde zannediyor.”

Şunu anlıyorum: Kemal Meclisi ve Hükümeti keyif ve arzusuna göre yönetemiyor. Yani mesela Özakman’ın Şu Çılgın Türklerde ima ettiğinin, Atatürkçülerin hemen hepsinin bir biçimde iman ettiğinin aksine, Kemal, daha baştan bütün bir süreci planlamış, sonra da adım adım insanları ikna ede ede yol almış filan değil. Meclis, sahiden de, şartlara göre değerlendirme yapan ve mümkün olanı olmayandan ayırmakta işe yarayan bir düşünce üretim organı. Çok uzun süredir, başka kelimelerle de olsa hep bunu söylüyorum. Kemal’in daha sonra keyif ve arzusuna göre sevk ve idare edebileceği bir düzen kurduğuna itirazım yok. Ama eğer baştan öyle olsaydı, bence, Milli Mücadelenin kazanılması mümkün olmazdı.

Milli Mücadele gibi bir mucize, ortak aklın eseridir. Nokta.

Ortak akıl iyidir. Nokta.

***

Şu da mühim bence: Genelde İttihadçılar, özelde de Enver, Anadolu’da Kemal’in sürüklediği mücadeleyi, kendilerinin sahneye çıkmasıyla başlayan bir oyunun yeni bir perdesi gibi görüyorlar. Kemal’in bu işi yönetip yönetemeyeceğinden şüpheleri var filan ama… Talat’ın katillerinin beraat etmesi üzerine mesela, Enver şöyle diyor: “Binaenaleyh en iptidai kanuna dönmek lâzımdır. O da, nasıl millet olarak bugün yalnız başımıza bütün bir zulüm dünyasına karşı Anadolu’da mücadele ederek hakkımızı müdafaa ediyorsak, şahsî hukukumuzu da, hattâ Almanya gibi dost bir memlekette bile, kendi kuvvetimizle müdafaaya mecbur kalıyoruz. Buna göre hareket, bizim de kanun-ı adlimiz olsun.”

***

Çok uzadı. Ama bugünler için de manalı olan çok şey var. Biri de şu mesela: Enver daha yolun başında, Hürriyet Kahramanı olarak henüz paketlenmişken, aklına Hamid gelir. “Kendi kendime, milletin benim gibi en hakir hizmetçisine gösterdiği muhabbeti görünce ‘Sultan Hamid iyilik etmek isteseydi kendisine ne yapılmazdı?’ diye düşündüm.”

Sonra başkaları da Enver için aynı şeyi düşünmüştür. Sonra başkaları da onlar için aynı şeyi… Bugünlere geldik böyle böyle… Meselenin iyilik etmek istemekle alakası olmadığını anlamadan tarih olacağız galiba.

***

Ve işin bence en insani yanı.

Enver Sarıkamış’ta faciayla neticelenecek harekâtı yönetmek için Naciye’sinden ayrılıp Yavuz zırhlısına biner. Derhal Naciye’sine yazmaya oturur ve mektubun sonunda “Şimdilik güzel gözlerinizden, yanaklarınızdan öper, seni bağrıma basarım, güzelim” der. Ertesi günkü mektubunda Naciye aynı Naciye’dir ama Enver’in öptüğü yerler değişir: “Bugünkü mektubumu da güzel vücudunun her tarafını öperek, öperek bitiriyorum”. Ertesi günkü mektup “Artık yazıma devam edemeyeceğim. Yan damarlarım şişiyor, beynimi sıkıyorlar sanıyorum. Bugünlük güzel dudaklarından öperim güzelim” diye bitiyor. Birkaç gün sonra “Elmasım, cicim, müsaadenle güzel yanaklarından, dudaklarından, her yanından öpüp kucaklayayım da uzakta daima sizi düşünen bir vücut bulunduğunu daha yakından hissediniz Naciyeciğim” noktasına geliyoruz.

Yorumsuz.

Politik•a•politik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et