Ermeni Nefretinin Öznesi

Son videonun altına Ramazan Temel şöyle yazmış: “Sevgili Cemalettin hocam son iki yazısında ülkedeki bereketsizliği çok veciz bir şekilde ifade etmiş. Ancak kayıt sanırım soykırım denilmesinden önce çekilmiş. Halbuki hocamın son iki gündür ülkedeki amansız bereketi, milyonların tek yürek Ermeni nefretini nasıl değerlendirdiğini merak ediyordum. Çünkü hocam -haklı saiklerle- ülkede problemin, en azından büyük kısmının, aydınların aydınlatma merakından neşet ettiğini söylerdi, fakat bu iki günlük curcuna hocanın fikirlerini değiştirmiş midir?

Biraz uzunca olacak, orada cevap vermek yerine bu mecrayı tercih ettim.

Beşiktaş ile Ajax arasında bariz bir bereket farkı olduğunda mutabık kalabiliriz herhalde.

Beşiktaş’ı tercih ettim çünkü Beşiktaşlıyım, yoksa bütün kulüplerimiz için aynı şey söylenebilir. Real Madrid’i, Juventus’u, Liverpool’u, Bayern’i değil de Ajax’ı tech ettim çünkü —haklı olarak— söz konusu kulüplerin federasyonlarının UEFA’da başından beri çok güçlü olmaları sebebiyle, mukayesenin adil olmadığı söylenebilir. Esasen bu mukayese de adil değil, çünkü Beşiktaş neredeyse yegâne meşgalesi futbol olan seksen küsur milyon nüfuslu bir ülkenin sathında yaygın olarak taraftarı olan bir kulüp. Hollanda’da ise futbol toplumsal enerjinin tamamının aktarıldığı bir branş değil. Ajax’ın Amsterdam dışında taraftarları varsa bile, herhalde Ajax, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray gibi bir statüye sahip değil.

Ve fakat Ajax bereketli, Beşiktaş bereketsiz. Nerden biliyoruz? Yani bu kanaate nereden varıyoruz? Beşiktaş’ın harcadığı bir birim parayla yarattığı değerin çok daha fazlasını aynı miktarda kaynakla Ajax üretiyor. Nedir yaratılan değer? Futbol seyircisinin tatmini, milli takımın başarısına yapılan katkı, Avrupa’da toplanan puanlar, futbolculara katılan değerler ve saire…

Benim ede geldiğim lafların özeti şu: Beşiktaş’ın başarısızlığının, bereketsizliğinin faturasını Beşiktaş taraftarına, seyircine çıkaramazsınız. Kime çıkarabilirsiniz? Beşiktaş’ın başkanlarına, teknik direktörlerine, futbolcularına, tesislerini tasarlayan mimarlara, spor akademilerindeki profesörlere… Daha bir yığın özneye çıkarabilirsiniz. Esasen hepsine çıkarmanız gerekir. Neden? Son derece basit bir kıstasım var, mühür kimdeyse Süleyman odur. Süleyman kimse, mesul odur.

Nokta.

Ramazan Temel’in sorusunun cevabına gelmedim. Gelmeden önce, işaret ettiği genel iddiamı özetleme ihtiyacı hissettim. Ve —anlaşılan o ki— bu hususu daha da netlikle ifade etmem gerekiyor. Toplumu ve kültürünü suçlayamazsınız, çünkü mühür başkasında. Güç başkasında. ODTÜ’deki bir profesörün “ama bizim ne gibi bir gücümüz var ki” deme lüksü yok. Hele ki böyle diyen birinin “başımıza gelen her şey ahalinin ve kültürünün yüzünden” demesi büsbütün zırva. Bunun zırva olduğunu anlamak neden bu kadar güç? Bence herkes bu mevzuun üzerinde kafa yorsa kendisine iyilik yapmış olur.

Söylediğim netleşmiştir umarım. Gazetelerde köşeler yazanlar, üniversitelerde hocalık yapanlar, kasabalarda kaymakamlık yapanlar, partilerde il başkanlığı, kongre delegeliği yapanlar, roman yazanlar, fabrikaları yönetenler, gazete okurlarıyla, öğrencilerle, kasaba esnafıyla, seçmenlerle, roman okurlarıyla, işçilerle aynı terazide tartılamazlar. Birinci gruptakilerin, yolunda gitmeyen işler için ikinci gruptakilere çemkirme hakkı yoktur. Ama bu memlekette, esasen mevcut olmayan bu hak tepe tepe kullanıldı ve kullanılıyor.

Netice itibariyle, Alamancı işçiler bize apaçık gösterdi ki, Türkiye’nin alt sosyal kesimlerinden insanlar Avrupa’da kendi muadilleri ile pekâlâ rekabet edebiliyor. Yani bereket farkı işçiler seviyesinde yok. Nerede var? Almanya’daki muadiliyle rekabet edemeyen kim? Gazetecin, profesörün, politikacın, romancın, sanayicin ve saire… Ve kendileri dişe dokunur bir şey üretemeyen bu asalak kesim —yani bizler— üstelik toplumsal katma değerden nispi olarak fazla pay aldığımız halde, bütün suçu ahaliye, onun kültürüne fatura edebilecek lükse sahibiz.

Bu tespitte, dikkat edilirse, ahalinin ve kültürünün pek bir kıymetli, başarılı, bereketli olduğu filan gibi bir iddia yok. Çünkü perspektif benimki gibiyse, ahali etkisiz eleman. Yoksa ben de biliyorum, Beşiktaş taraftarı da pek matah değil. Kulübün kıt kaynaklarıyla Quaresma soytarısı beslenirken ona alkış tutanlar var, filan. Ama Quaresma’yı getirenler onlar değil, ellerinde Quaresma’dan başka alternatif yok fark yaratan ve saire.

İmdi…

Karaman’daki filanca zevzeğin şu yaptığını, Ümraniye’deki bir başkasının bu yaptığını filan delil gösterip, yani ahalinin muhtelif unsurlarının filanca kusurlarını delil gösterip, “başımıza gelen her şey işte bu yüzden” demek, en hafif tabiriyle alçaklıktır. Bütün unsurları fevkalade gelişmiş olan bir ahali olmadan işlerin yoluna konamayacağı gibi saçma ötesi bir varsayıma yaslanır. Ve sözünü ettiğim kesim, bu saçma ötesi varsayımı, yıllardır, utanmazca, kaynaklarını tükettiği bu toplumun üzerine kusuyor. Birincisi bu. (İşbu kesime göre bir yandan “her şeyin başı eğitim”, ahalinin her ferdi eğitilmeli, öte yandan “ne var üniversite okuyorsunuz, işsiz kalacaksınız, ne budalasınız işsiz kalacağınızı bile bile okuyorsunuz”. Her iki önermeyi aynı ağızdan duyuyorsunuz.)

İkincisi… Kültür mühimdir, culture matters. Türkiye’nin kültürü, Türkiye’de Ajax’ın yaptığı yoldan Beşiktaş’ı Ajax yapmaya mani olabilir, çünkü her kültürün kendi imkânsızlıkları vardır. Tekrarlayayım, kültürü hesaba katmadan iş yapamazsınız ve her kültürün dayattığı sınırlamalar vardır. Türkiye’de de ahalinin kültürü, muhtelif şeylerin şöyle yapılmasına manidir, eyvallah. Ama bu, kültürün bereketli olmaya mani olduğu manasına gelmez. Kültür ve mevcut durum arasında kurulan paralellikler, kültürü neden olarak kabul eden nedensellikler, yukarıda sözünü ettiğim kesimin alçaklıklarından bir başkası.

Kültürler bazı şeyleri imkânsızlaştırır. Ama her kültürün sayısız olabilirliği vardır. Yani gerçekleşeni kültürün neden olduğu bir nedensellikle açıklayamazsınız çünkü o neden sayısız olabilirlik potansiyelini içinde barındırır. Türkiye’den bir Hollanda yapamazsınız ama ille de şimdiki hale gelmiş olması da gerekmezdi. Şimdiki hale gelmişse, biraz da Türkiye’den Hollanda yapmaya çalışmaktan geldi ilaveten. Hep tekrarladığım misale bir defa daha müracaat edeyim, karantina günlerinde dolabın kapağını açtınız, salça kalmamış. “A ama ben salçalı köfte yapacaktım, salça yok, aç kalacaksınız” demek kadar saçma memlekette kendisini aydına sayan güruhun tutumu. Marifet, dolaptakilerden mümkün olan en lezzetli ve besleyici yemeği yapabilmekte. Türkiye’de bir şeyler eksik ama başka yerlerde da eksik olan başka çok şey var.

Şimdiye kadar söyleye geldiklerim, özetle bunlar. Yani, memlekete bakıp “bundan bir şey olmaz” diyen güruh suçludur açlığımızdan, ahali değil. Bizi doyursunlar diye maddi, manevi kaynaklar aktardığımız, okuttuğumuz, kıt gazete köşelerini, üniversite kürsülerini, politik veya bürokratik makamları tahsis ettiğimiz güruh…

Gelelim 24 Nisan hadisesine…

Milyonlar tek yürek Ermeni nefreti sergiledi mi? Gerçekten öyle mi oldu? Biz milyonların sesini duyduk mu? Ben şüpheliyim. Ama sahiden de milyonlarda Ermeni nefreti olduğunu varsayalım.

Birincisi, insanlar eğer birine sahiden zarar veremeyeceklerse, yani mesela yumruk atma mesafesinden uzaksa hasmı, pervasızca yumruk sallayabilirler. Ortada Ermeni olmayınca, Ermeni nefretini dizginlemek için bir sebep de yok. Aynı milyonlar gerçek bir Ermeni’ye nasıl muamele ediyorlar, ona bakmak gerekir.

İkincisi, şu son birkaç günde açığa çıkan şey Ermenilere duyulan nefret değil. Esasen nefret de değil. İnfial ABD Başkanının “soykırım” demesi üzerine kopuyor. Türkiye ahalisinin ABD karşısındaki tutumu da ikircikli. Bir yandan korkuyor ondan, bir yandan da hayranlık duyuyor. Her ikisi de anlaşılır. Şimdi de ABD’nin yaptığı şeyden canı yanıyor ama ABD’ye kükreyemiyor. Acısını boşaltmak için de Ermenileri kullanıyor. Tekrarlayayım, nasılsa ortada bu reaksiyondan zarar görecek birileri yok.

Üçüncüsü ve esas mühimi… Ermeni nefreti biçiminde kulaklarımıza ulaşan gürültüyü üretenler sıradan insanlar, onların kültürü filan değil. Mekteplerde mütemadiyen yeniden üretilen bir şey ve mektepliler tarafından haykırılıyor. Profesörler, gazeteciler, politikacılar ve saire tarafından… Kendi kendilerini bu memleketin aydın kadrolarına atamış güruh tarafından. En azından ben öyle görüyorum. Ve durum buyken, bence, sevgili Ramazan Temel, benim suçladığım kesimleri temize çekmek ve kültürü suçlamak için bu hali bir fırsat olarak görüyor.

Yani?

Bana kalırsa, benim iddiam bir defa daha doğrulanmış oluyor. Başımıza gelmiş olan biçimsiz bir işi ahaliye ve kültürüne fatura ederek, kendimizi temize çekmiş oluyoruz.

Şu sözünü ettiğimiz özel hadisede, yani Biden’ın “soykırım” demesinde canımızın yanmayacağı bir toplum haline gelmemizi sağlamak memleketin aydınlarının işiydi. Toplumun kültüründe muhtelif imkânsızlıklar vardır ama “ABD soykırımı kabul ettiğinde canı yanmayacak bir Türkiye” olabilirlikleri de sayısızdır. Onları bulmak ve üretmek gerekiyordu. Aydınlar hep tam tersini yaptı.

Daha genelde, eğer bir Ermeni nefreti varsa, onu aşacak formülleri geliştirmek de aydınların işiydi. Yani toplum Ermenilerden nefret etmeyen bir toplum olabilirdi. Aydınlar hep tam tersini yaptı.

Toplum suçsuzdur. “Kusursuzdur” demiyorum, tekrarlayayım, kusurlarıyla birlikte suçsuzdur.