Gözlüklerimizi Görüyoruz

Cem Karaca’nın “Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar” deyişini her duyduğumda aklıma gelenlerden biri rahmetli dayımdır. Beni pek erken terk etti. Tadına doyulmaz o kısacık süre içinde bana bir ben daha kattı. Hatırladıkça burnumun direğini sızlatan hatıralar miras bıraktı.

Sana güneşi gösteriyorlar, sen parmağa bakıyorsun” demişti bir gün, bir yazar hakkında ileri geri konuşmama içerlediğinde. “Sana ne adamın kişiliğinden, sen yazdıklarına bak” demek istiyordu. Bu aforizmayı ilk defa duyuyordum, fena halde çarpılmıştım.

Bir yazarın yazdıklarını kişiliğinden bağımsız olarak değerlendirmek ne kadar mümkün ve ne kadar doğru, hâlâ emin değilim. Ama güneşe bakmam gerektiğinde parmaklarla oyalanmamak konusunda sağlam bir âdet edindiğimi söyleyebilirim.

***

Aslında güneşten ve parmaklardan daha mühim bir şeyler olduğunu fark etmemi sağlayan ise, Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabı oldu. Hepimiz dünyaya gözlüklerin ardından bakıyorduk. Gördüğümüz her şey gözlüklerin dolayımından geçiyordu. Parmak ile güneş arasında tercih yapmak nispeten kolaydı. Ama gözlük değiştirmek hiç kolay değildi.

Bir defa, dünyaya belirli bir gözlükle bakmaya alışmışsanız, diyelim kontrolünüz altında olmayan her şeyin size düzensiz görünmesine sebep olan bir gözlüğe alışıksanız, o gözlüğü değiştirip başka bir gözlükle bakmak için bir sebep bulmak müşküldü.

Sonra, zaten alışık olduğunuz gözlükten başka bir gözlüğün mevcut olabileceğini, mesela kontrol altında olmayan bir dünyanın da size düzenli görünmesini sağlayacak bir gözlüğün mümkün olabileceğini kabul etmek daha zordu.

Kuhn da zaten, anladığım kadarıyla, kimseye gözlük değiştirmeyi telkin ediyor filan değildi. Söylediği şey, kabaca, gün gelir gözlük fabrikalarında modeller değişir, dünyaya farklı bir paradigmayla bakmaya başlanır, gibi bir şeydi. Dolayısıyla, sahip olduğum gözlükle barışık bir şekilde yaşamaya çalıştım bir süre. Ama çok sürmedi. 1980’lerin sonlarında teslim oldum. Aradan geçen yirmi yılı aşkın süre boyunca dünyayı anlamak konusunda harcadığım her çaba, neredeyse tamamen, sahip olduğumuz gözlükleri anlamaya çalışmaktan ibaret oldu.

Sahip olduğumuz gözlükleri nasıl ediniyoruz, eğer şuradan edinilmiş bir gözlük yerine buradan edinilmiş başka bir gözlüğüm olsaydı dünyayı nasıl görecektim gibi sorular bana, başka her sorudan daha manalı geliyor. Bir bakıma, dayımın beni eleştirdiği noktadan da geriye gitmiş gibiyim. Bana güneşi gösterenin parmağını da geçtim, gözlüklerine bakıyorum hanidir. Bana güneşi gösterenin nasıl bir güneş gördüğünü merak ediyorum.

***

Salı günkü yazımı “gözlüklerimizi değiştirmek zordur ama manzarayı asla değiştiremeyiz” diye bitirmeliydim. Ama galiba çok şey fark etmeyecekti. Gerçeklikle bütün irtibatını kaybetmiş gibi görünen Türkiye’de, bana öyle geliyor ki, bir vakittir sanki gözlüklerimiz vasıtasıyla görüyor bile değiliz. Sadece gözlüklerimizi görüyoruz. Gözlüklerimizin camında resmedilen bir dünya var, herkes başını nereye döndürürse döndürsün, sadece kendi gözlüğünün camındaki resmi görüyor.

Cinnet mi geçiriyorum?

Yoksa Türkiye mi cinnet geçiriyor?

Cemalettin N. TAŞCI