Göztepe’den Katar’a

Türkiye futbol liglerinde yer alan kulüpler arasında en çok nefret ettiğim, herhalde, Göztepe’dir. Bence çok haklı olan çok sebebi var. Buna mukabil, Eskişehirspor doğduğum, uzun süre yaşadığım şehrin takımı. Ama daha önemlisi, futbolun müesses nizamına karşı Don Kişotça bir itirazın ilk sahibi.

Dün gece Göztepe ile Eskişehirspor Süperlige çıkabilmek için karşılaştılar. İlk yarısını statta, Göztepelilerin arasında izlediğim maçı, penaltılarla Göztepe aldı ve Eskişehirspor’u derin yaralarıyla baş başa bıraktı. Çok mutsuz olmam gerekirdi gibi görünüyor. Ama öyle olmadı.

Derdimi anlatabilmek için birkaç gün önceye gideyim, Başakşehir-Konyaspor maçına. Türkiye Kupası finaline. Protokol haberciliği açısından, hiç şüphesiz, 1. Lig playoff finalinden çok daha büyük ehemmiyet taşıyan, muhtemelen gazetelerin spor sayfalarında Eskişehirspor-Göztepe maçından çok daha geniş yer bulan maça… Ama sosyal medyada iki maçın kapladığı alan mukayese edilecek olursa, protokol sıralamasında çok daha geride olan maçın diğerini misliyle katladığı görülebilir. Bu hal, her iki maçın taraflarının özelliklerinden kaynaklanıyor. Başakşehir’in Türkiye futbol camiasının gönlünde bir yeri yok, Konyaspor’un kısmen var. Ama Eskişehirspor ve Göztepe, futbol tarihinden kazınamayacak kadar derin izler bırakmış iki camia.

Konyaspor Kupa finalini Başakşehir yerine Göztepe ile oynasa ve kazansaydı, o kupa hem Konyasporlular için daha mühim bir kupa olacaktı, hem de Konyaspor markasının futbol camiasındaki ağırlığını daha çok artıracaktı. Rakip mühim.

Göztepe’den nefret ediyor olmam, onun mühim bir rakip olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Göztepe’nin, yer aldığı bir ligin kıymetini yükselteceği gerçeğini de… Bu, bence, son derece bariz bir husus ve fakat —nedense— anlatmakta hep zorlanıyorum. Basit bir duygu-akıl düalitesinden söz etmiyorum. Göztepe’yi Başakşehir’e kıyasla daha kıymetli bir rakip kılan şeyler de hep duygulara hitap eden şeyler.

Belki sözünü ettiğim meseleyi öznellik-nesnellik çerçevesinde ele alabiliriz. Göztepe’den bir özne olarak nefret ediyorum ama nesnel bir perspektiften bakınca, kıymetini inkâr etmek zırvalıktan ibaret olur. Sosyal medyadaki bir yığın kişinin yaptığı gibi ben de zırvalayabilir miyim? Zırvalayabilir, sadece kendi öznel yargılarıma yaslanarak bir yığın ahkâm kesebilirim. Ama… Zırvalamış olurum.

İşin bir yanı da şu, Başakşehir, kendisini yenmeyi kıymetli kılamayacak kadar kıymetsiz bir rakip, ama bu, kendisine saygı duyulmamasını gerektirmiyor. Son derece sınırlı imkânlarla, İstanbul’da bulunmanın sağladığı avantajlara yaslanarak, İstanbul’un büyüklerinin gölgesinde olmanın yol açtığı dezavantajları avantaja çevirerek, başkaları tarafından denenmemiş olanı deneyerek, önemli işler yapıyorlar. Protokol haberciliğinin kayıtsız kalamayacağı önemde işler…

Ne demiş olduk? Eskişehirspor’u seviyorum, Göztepe’yi kıymetli buluyorum, Başakşehir’i önemsiyorum —diğer kulüpler için de başka olumlu sıfatlar istihdam edebilirim. Böyle, birbirinden farklı yığınla olumlu sıfatımız var. Neden dersiniz? Çünkü hepsine ihtiyacımız var. Çünkü dünya, melekler ve şeytanlar diye ikiye bölünemeyecek kadar karmaşık. Ancak ahmaklar, ikiden fazlasını saymaya aklı ve birikimi kâfi olmayanlar dünyayı —o da ancak kendi öznel değerlerinden başka hiçbir şeyi hesaba katmayarak— melekler ve şeytanlar diye ikiye bölebilir.

Ancak ahmaklar…

Yani kimler? Biliyorsunuz işte…

Ve o ahmakların sadece en kötüleri “ben meleğim, benim melek olduğumu kabul edenler de melek, diğer herkes şeytan” diye bölebilir dünyayı. En hırsız, en katil olanları.

Yani kimler? Biliyorsunuz işte…

Ve o en kötü ahmakların en vasıfsızları, en alçakları, aralarından birini seçip, “melek o, ona biat etmeyen şeytan” diye havlayarak, önüne atılacak kemiğe talim edebilir.

Yani kimler? Biliyorsunuz işte…

***

Dünya melekler ve şeytanlarla dolu değil. Amerika, dünyanın en aşağılık işlerini yapıyor olabilir ama dünyadaki sayısız saygıdeğer iş de ancak Amerika’da yapılabiliyor. Almanları, Japonları, Rusları, Fransızları, İngilizleri, aklınıza gelecek herkesi sayısız şekilde eleştirebiliriz ama hepsine borçlu olduğumuz şeyler var.

Ya Katar?

Katar olmasaydı, Basra Körfezine uzanan öyle bir yarımada olmasaydı veya orada yerleşmiş insanlar olmasaydı veya orada yerleşmiş olan insanlar Katar diye bir devlet halinde örgütlenmiş olmasalardı… Dünyadan ne eksilirdi?

Basra Körfezinin içine doğru uzanan yapay yarımadalar eksilirdi mesela… Eksik olsaydı zaten. Kendilerine Müslüman diyen, Müslümanlıktan anladıkları da —Allah’ın her nedense bir türlü ortadan kaldıramadığı— kâfirleri ortadan kaldırmak için hayatları dâhil her şeyden caymak olan meczupların para kaynakları bir hayli eksilirdi. Eh, o da eksik olsaydı…

Başka?

Bilmiyorum. Sahiden bilmiyorum.

Ama…

Şimdi durduk yerde Katar’a yöneltilen taarruz, hepimiz biliyoruz ki “Katar eksilse ne eksilir” demekten başka bir motivasyona sahip. Katar’a taarruz edenlerin hemen hiçbiri Katar’dan daha temiz filan da sayılmaz ilaveten.

Göztepe’den nefret ediyorum ama içinde Göztepe olan bir ligi, olmayana tercih ederim —Göztepe ve Eskişehirspor’dan biri olacaktı ise Eskişehirspor’u tercih ederdim ama Göztepe de fena değil yani. Başakşehir’e saygı duyuyorum ama içinde Başakşehir olmayan bir ligi olana tercih ederim. Devletler ligi, Süperlig gibi kotası olan bir lig değil. Ama yine de içinde Katar olmayan bir ligi tercih ederdim. Ve fakat, Katar’a dirsek gösterenler Katar’dan daha makbul de değiller yani.

Yine de…

“Onların her birinin de, benim bilmediğim fonksiyonları olabilir” deyip geçebilirdim. Öyle yapıyordum/yapıyorduk zaten.

Dolayısıyla meselemiz Katar’ın mevcudiyeti ve/veya ona saldıranların vasıfları filan değil. Bu işin durduk yerde nereden çıktığı ve nereye doğru evrileceği?

***

Seyircisizlikten kırılan Türkiye futbolu için Eskişehirspor-Göztepe müsabakası, kurak bir yaz ayında bir akşamüstü yağan yağmur gibi olabilirdi. Kurak bir yaz ayında bir akşam ansızın patlayan bir tufan gibi oldu. Rahatlatabilecek, ferahlatabilecekken yakıp yıkan bir hal aldı. Hoş olmadı. Ama bu, futbolun bu kulüplere de, bu tür rekabetlere de ihtiyacı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Verili şartlar altında, dün gece, futbol hakkında mesuliyet hisseden herkesin kafa yorması, çözüm üretmesi, dün gecekine benzer gecelerin dün gecekine benzemeden daha sıkça tekrarlanabilmesi için bir şeyler icat etmesi gerekiyordu.

Biliyoruz ki Türkiye’de böyle özneler yok. Türkiye’de herhangi bir mevzuda kendisini mesul hisseden özneler eğer varsa, onlar mesuliyetlerinin icabını yerine getirebilecek yetkilere sahip değiller. Herhangi bir yerde bir takım yetkilere sahip olanlar ise, anadan doğma mesuliyetsizler.

Ama dünya öyle değil. Dünyada birileri, iyi veya kötü planlar yapıyorlar. Planları tastamam onların yaptıkları gibi gerçekleşeceğinden değil —gerçekleşmeyeceğini biliyorlar. Ama istenmeyen şeylere bir biçimde müdahil olmaya gayret ediyorlar. Bu bölgede de uzun süredir bir müdahale sürecinin içinde yaşadığımızı biliyoruz. Dolayısıyla Katar merkezli olarak yaşananları “a, nereden çıktı bu” şaşkınlığıyla karşılayamayacak kadar kaşarlandık hepimiz.

Kim, Katar üzerinden, kime ne yapmak istiyor?

Soru Katar’ın veya ona dişlerini gösteren diğer suni aktörlerin ne olduğu, nasıl özneler oldukları değil yani, durduk yerde Katar’a efelenenleri kimin, neden Katar’ın üzerine sevk ettikleri. Bu soruya benim verebileceğim yegâne cevap, bölgede yürürlükte olan planın yeni bir safhaya geldiği istikametinde… Yoksa, herkes biliyor dünkü Katar’ın önceki günkünden farkı yok. Dün Katar’ı dışlayanlar da önceki günden sonra aniden değişmiş değil.

Mesele bizi, özellikle alakadar ediyor —herkesin tahmin edebileceği gibi… NATO, AB derken Şangay Beşlisine filan rücu eden, orada da aradığını bulamayıp Astana’da masada olmaktan filan zafer imal eden zevzekler sürüsü, memleketi, Türkiye-Katar ittifakına indirgemişlerdi. Dünyayı, Katar parasıyla Erdoğan dehası yeniden inşa edecekti.

Katar’ı vurdular. “Ah!” nidası Ankara’dan yükseldi.